Alvarlı efe Muhammed Lütfi divanı’nda gönüle dair

Gönül, klasik Türk şiirinde, tasavvuf edebiyatında, âşık ve anonimTürk edebiyatında en çok geçen kelime ve kavramlardan biridir. Özellikletasavvuf şi...

Haber albümü için resme tıklayın

Gönül, klasik Türk şiirinde, tasavvuf edebiyatında, âşık ve anonim
Türk edebiyatında en çok geçen kelime ve kavramlardan biridir. Özellikle
tasavvuf şiirinde bu mefhum daha sık kullanılır. Gönül karşılığı olarak
şiirimizde sine, dil, fuad kelimeleri de çok sık kullanılır. İman, sevgi ve
nefretin, iyi ve kötü bütün duyguların kaynağı olduğu kabul edilen kalbin
mânevî yönü, yürek, dil; yürekte var olduğu kabul edilen sevgi, düşünme,
anma, istek ve hatır gibi duygu kaynağı; yüreğin manevî gücü, arzu;
istek; insanın akıl üstü bilgiye ulaşma gücü ya da bu tür bilgilerin
insanda doğduğu, dünya nimetleri ve geçici isteklerin bağından kurtulan
sûfîde Allah’ın tecelli ettiği ve Allah’la ilgili bilgilerin geldiği yer; insandaki
irfan odağı; insanın aşk ve güzellik konusunda önüne geçemediği iç
kuvveti; zevk, haz ve elemlerinin merkezidir. Alvarlı Efe Muhammed Lutfî
Divanı’nda gönül mefhumunu çok sık kullanır. O, gönlü türlü varlık ve
kavramlara benzeterek anlatır; gözler önünde canlandırmaya çalışır. Bu
makalede yirminci yüzyıl başlarında yaşayan mutasavvıf şair Alvarlı Efe
olarak tanınan Muhammed Lutfî Efendi’nin divanında gönül mefhumunu
nasıl ve hangi anlamlarda kullandığı, nelere benzetildiği gibi hususlar
üzerinde durulacak, geleneğin takipçisi bir mutasavvıf şair tarafından
nasıl algılandığı ve değerlendirildiği tespit edilmeye çalışılacaktır. Bu
çalışma giriş, gönül ve Allah, gönlün benzetildiği varlıklar, gönlün
tasfiyesi, gönlün halleri, gönlün afetleri ve ona varmak gibi başlıklar
şeklinde düzenlenmiştir.
Anahtar Kelimeler: Alvarlı Efe, gönül, Lutfî, tasavvuf, ârif, irfan

Gönül, Klasik Türk şiirinde en çok geçen kelimelerden biridir. Bu kelimenin yeri ve değeri
üzerine konuşabilmek için ne mânâya geldiği konusuna eğilmek gerekir. Lügatler gönül/dil
kelimesini, “ ‘Dil’ kelimesi gönül ile yürek mânâsında müşterek iseler de yürek çam fıstığı kozalağı
şeklinde bedene nispeti olan et parçasıdır ki göğsün sol tarafındadır. Gönül bunun mânevî cihetidir.
Gönül ile yüreğin ayrıldığı noktalar bellidir: Bu çam kozalağı biçimindeki suret, gönül değildir, belki
bu, gönül dudusunun kafesidir.” (Şükun, 1996: 919), “1. İman, sevgi ve nefretin, iyi ve kötü bütün
duyguların kaynağı olduğu kabul edilen kalbin mânevî yönü, yürek, dil. 2. Tasavvuf. Cenab-ı
Hakk’ın insanda tecelli ettiği yer, tasavvufî aşkın kaynağı.” (Ayverdi, 2008: 1088); “1. Yürek. 2.
Yürekte var olduğu kabul edilen sevgi, düşünme, anma, istek ve hatır gibi duygu kaynağı. 3. Yüreğin
manevî gücü; iç. 4. Mecaz. Arzu; istek. 5. Vicdan. 6. Mecaz, aşk. 7. Tasavvuf. İnsanın akıl üstü
bilgiye ulaşma gücü ya da bu tür bilgilerin insanda doğduğu; dünya nimetleri ve geçici isteklerin
bağından kurtulan sûfîde Allah’ın tecelli ettiği ve Allah’la ilgili bilgilerin geldiği yer.” (Çağbayır,
2007: 1750); “Aşıkın arzu, istek, daha doğrusu aşk ve güzellik konusunda önüne geçemediği iç
kuvvetidir. Zevk, haz ve elemlerinin menbaı, merkezidir. Ekseriya, insanın hayat unsuru olup ve
uzviyeti ayakta tutan can mefhumu ile birlikte görülür. Ve aşk, âşık söz konusu olduğu zaman hemen
daima bulunur. Bazen da teşhis edilerek aşıkın yerine ikame edilir. Ya da aşık, onunla ayrı bir
şahısmış gibi konuşur, sohbet eder, dertleşir, tavsiyelerde bulunur, hiçbir zaman tesiri görülmemekle
birlikte nasihat eder.” (Tolasa, 1973: 321); “Aşk duygusunun ve neticelerinin ortaya çıktığı bir
merkez olarak kabul edilir. Ȃşığın ayrılmaz bir parçası olan aşkın kaynağı olduğu gibi, sevgilinin
âşığa karşı takındığı olumsuz tavrın neticelerinin görüldüğü mekân olarak da dikkati çeker. Sînenin
içinde bulunduğu tasavvur edilir ve çoğu zaman beyitlerde beraber zikredildiği can ile beraber, âşığın
çektiği sıkıntıların sebebi olarak karşımıza çıkar. Ȃşık çoğu zaman ona söz dinletemez. Kimi zaman
söz dinlemeyen bir çocuk, kimi zaman kafesinden uçan kuştur. Teşhis ve intak sanatı yoluyla
şahıslaştırılan gönül âşığın dert ortağıdır. Sevgilinin her türlü cevr ü cefasının yoğunlaştığı ve
acısının hissedildiği bir merkez olarak dikkati çeken gönül, sevgili tarafından feth edilmesi gereken
bir ülke ve şehir olarak düşünülür.” (Sefercioğlu, 2001: 269-270); “Âşığın aşkıyla ilgili her türlü
gelişmenin algılandığı yerdir. İnsanın yaşaması için gönle olan ihtiyaç ve can mefhumu ona daha da
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 
önemli bir yer hazırlar. Gönül bir hitap yeridir. Âşık gönlüyle konuşur, dertleşir. Gönül bir kuştur.
Gam ve kederle beslenir. Sevgilinin hayaliyle mutlu olur, nazıyla kendinden geçer. Ağyâra asla
tahammülü yoktur. Sevgilisinden ümidini asla yitirmez. O aşkın yağmasına uğramış, sevgilideki
güzellikler ile darmadağın olmuştur. Bu yüzden perişândır, dertlidir, hayrândır, bîçâredir, harâptır,
sergeştedir, şikestedir, kararı yoktur vs.; dil ve kalp olarak ele alındığında kelime oyunlarıyla anlatılır
ve bazı terkipler kurar. Siyeh-dil, dest-i dil, çeşm-i dil, dûd-u dil.” (Pala, 2004: 168); “Dil, derun.
Dîvân ile halk şiir ve nesrinde aşkın belirdiği (tecellî ettiği) yer. Yaygın bir inanışa göre göğüs
kafesinin içinde kalb, kalbin içerisinde gönül, gönlün ortasında da kara bir nokta vardır. Aşkın
belirdiği yer Süveydâ ve sevdâ (habbetü’s-sevdâ) adları verilen bu noktadır. Aşkın (sevginin) vatanı
ve mekânı, mana âleminin ölümsüzüdür.” (Zavotçu, 2006:171); “kalpte var olduğu kabul edilen
duygu kaynağının adıdır.” (Çetindağ, 2009: 372) gibi ifadelerle târif ederler.
Gönül, kâinatın yaratılış sırrını içinde barındıran bir ilahî hediyedir. Evrenin yaratılış sebebi
muhabbet; muhabbetin neşv ü nemâ bulduğu yer gönüldür. Tasavvuf edebiyatımız, gönül ve gönlün
arınması üzerinde kurgulanmış, desek abartmış olmayız.
Mutasavvıf şairlerin divanları gönlü anlatan şiirlerle doludur. Alvarlı Lutfî’nin şiirlerinde gönül
konusunu anlayabilmek için kendisinden önce yaşayan mutasavvıf şarlerin düşüncelerini bilmek
yararlı olur. Bu cümleden olarak bazı şairlerin düşüncelerini, kısa örneklerle sunmaya çalışacağız:
Mevlanâ Celaleddin-i Rûmî’nin(1207-1273) Mesnevî-i Manevî’si adeta bir gönül destanıdır.
Her cildinde gönül denen sırlar yumağının çözülüşü ile ilgili beyitler vardır: “C.I. b.725. Gönül, seni,
gönül ehlinin diyarına; ten, seni su ve çamur hapsine çeker. (İzbudak, 2011:80) 1017. Gönül
katresine bir inci düştü ki o inci denizlere; feleklere bile verilmemiştir. (İzbudak, 2011: 100) C.I.
b.1028 Gönülden sözsüz, işaretsiz, yazısız yüz bimlerce tercüman zuhur eder. (İzbudak, 2011: 101)
C.I. b.1479. Gönül, Tanrı sırları dağarcığını açarsa can, arşa doğru süratle koşar gider. (İzbudak,
2011: 130) C.II.b.72. Gönül aynası saf ve pak bir hale gelince sudan, topraktan hariç suretler
görürsün. (İzbudak, 2011: 19) C.II.2063. Gönül aynası sâf olmalı ki orada çirkin suratı güzel surattan
ayırt edebilsin”, (İzbudak, 2011: 140) C.II. b.3111. Herkesin secdegâhı olan velilerin gönül
mescitlerinde Tanrı vardır. (İzbudak, 2011: 205) C.III. b.515. Dostlar, gönül, eminliktir, huzur
yeridir. Orada kaynaklar, gül bahçeleri içinde gül bahçeleri var. (İzbudak, 2011: 52) C.III. b.4316.
Gönül, akıl nurlarıyla nurlanırsa o nurlardan göze de bir pay verir. (İzbudak, 2011: 304) C.V b.872.
Gönül öyle bir varlıktır ki bu yedi gök gibi yedi yüz tanesini oraya koysan kaybolur gider.” (İzbudak,
2011: 88)
Tasavvufî şirinin etkisi günümüze kadar süren en büyük şairi Yunus Emre (1240/41-
1320/21)’den itibaren birçok tasavvuf şairinin işlediği en önemli konulardan biri gönül olmuştur.
Yunus, “Hak bir gönül virdi bana hâ dimedin hayrân olur mısraı ile başlayan şiirinde gönüle dair
düşünceleri çarpıcı bir biçimde dile getirilmiştir. Bu şiire göre Yunus’un gönülden kastı ruhtur:
“Hak bir gönül virdi bana ifadesi özne konumunda olan “gönül” sözcüğünün bütün eylemlerinin
bir şekilde Hakk’ın eseri olduğunu düşündürmektedir. şiirin derin yapısında “Hak” sözcüğünün özne
olarak gizlendiği söylenebilir. şiir boyunca yaşanılan karşıt durumlar “gönül” sözcüğünün çevresinde
betimlenir. Bu sözcük insanı ve insan ruhunu karşılamaktadır.” (Daşdemir, 2013:733)
14. yüzyılın önemli mutasavvıf şairlerinden Âşık Paşa (1272-1332), gönlün, bedeni
çözümleyen bir kavram olduğunu söyler: “Beden, anlamı gönülde yazılı bir kitap gibidir. Bu kitabı
ancak senlik benlik davasından geçenler okuyup anlayabilir.” (Büyükyıldırım, 2009: 172) Âşık Paşa
gönlü şu mısralarda tanımlamaktadır:
Âdemüñ cismi kitâbdur kamusı
Göñül içre yazlu-durur ma‘nisi

Kankı göñül kim arındı da‘viden
Ol göñül duydı haber bu ma‘niden
Degme göñül görmedi bu kudreti
Degmeler añlamadı bu ‘ibreti (Yavuz, 2000:101)
Hacı Bayram Veli’nin, elde aruzla iki, hece vezni ile üç şiiri bulunmaktadır.(Güzel, 2009:
614) Bu şiirlerinden, “N’oldu bu gönlüm n’oldu bu gönlüm” mısraı ile başlayan ilahisi gönlün seyri sülûkta geçtiği aşamaları etkili bir Türkçe ile dile getirmiştir. Hacı Bayram Veli’nin “Gönül
şehrinin yeniden imârı metaforuyla mürşid eliyle seyr ü sülük merhalelerinde kalbin tasfiyesinin
sembolik olarak anlatıldığı” (Okudan, 2012: 268) bu ilahîsi çok beğenilmiş farklı şerhleri yazılmıştır.
Hacı bayram Veli, gönül terbiyesi konusuna önem veren bir mutasavvıf olarak dikkat çeker: “Hacı
Bayram, tasavvuf yolunu medresede tedris’e tercîh etmiş bir sûfî olarak “gönül hakkı” (nefis
terbiyesi)ni ilimden daha üstün tutmuş ve halîfelerine de bunu tavsiye etmiştir.” (Yılmaz, 116)
Yunus yolunda yürüyen bir başka mutasavvıf Eşrefoğlu Rumî (1353-1470)’dir. Birçok
şiirinin mihverine “gönül” kavramını yerleştiren bu büyük mutasavvıf gönlün ancak ilahî aşkla
tatmin olacağını ifade eder.
“Denizler içerem susuz geçerem
Beni kandurası ummân bulınmaz s.271
Allah, insan kalbini kendi sevgisi için yaratmış ve bu sevgi için ona engin bir susuzluk hali
vermiştir. İnsanoğlunun doymak bilmeyen iştihasının sebebi bu olsa gerektir. Sonsuza, sonsuz bir
hayata ayarlı yaratılan gönül, hiçbir fani sevgi ile kanmaz. Eşrefoğlu bunu “Denizler içerem, susuz
geçerem “ mısraı ile ifade diyor. Bu aşk, maddî varlıklarla kandırılamaz. Denizler bu aşkın
susuzluğunu gideremez.” (Kaplan, 2013: 119)
Kemal Ümmî (?-1475), tasavvuf edebiyatımızın önemli isimlerinden biri olup divanında
gönle çok geniş yer vermiştir. Ona göre, “Âşıkın Maşuk’la bütün ilişkisini gönül sağlar. Tecellîleri
yaşayan âşıkın gönlü yar ile doludur. (71/7) Gönlüne, gönül alan sevgilinin zikrinden başka ne zikir
ne de fikir sığar. (71/3) Mutasavvıfın gönlünü ilâhî aşk doldurur.” (Yavuzer, 2008: 278)
Dede Ömer Rûşenî (?-1487) bir mutasavvıf olarak şiirlerinde gönül konusunda düşünce ve
duygularını değişik vesilelerle dile getirmiştir. Aşağıdaki mısralar şairin gönül tasavvurları hakkında
ipuçları vermektedir:
Göñül şem’-i ruhuñ pervânesidür
Düşüb ol şem’e bir gün yanasıdur
Men andan berlü şâd oldum ki göñlüm
Senüñ ‘ışkuñ gamınuñ hânesidür
Senüñ ‘ışkuñ-durur bir genc-i mahfî
Menüm sînem anuñ vîrânesidür (Tavukçu: 131)

Arıt iy dil göñül evini cândan
Çü dilber girüben arayasıdur (Tavukçu:133)
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 75
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
Aziz Mahmud Hüdâyî (1541-1628): Şiirlerinde “Hoca Ahmed Yesevî’nin ve özellikle
Yunus’un etkisi ön plânda” (Tavukçu, 2004: 284) bulunan Hüdâyî, gönlün ancak Allah fikri ile huzur
bulacağını ifade eder:
Ne halvetde ne celvetde
Ne kesretde ne vahdetde
Ne Tûbâ’da ne cennetde
Gönül eğlenmez eğlenmez
Erzurumlu İbrahim Hakkı, “Gönül bir deniz, uçsuz bucaksız bir deryâdır. Deryâ vahdetin,
dalgalar kesretin yâni mahlûkatın, şeylerin misâli. Arzular, geçici ve ölüme mahkûm olan istekler,
zaman zaman bu ummanda bir yandan zuhûr eder, bir yandan kaybolur gider:
Gönül ki sâhil-i deryâ-yı bî-nihâyettir (s.55)
Dil bahri hurûş eyler anda nice dalgam var (s.195)” (Çelebioğlu, 1998: 589)
Bu düşünceden hareketle son dönem gönül sultanlarından Alvarlı Efe (Muhammed
Lutfî)’nin (1868-1956 ) Hulasatu’l-Hakâyık adlı divanını inceledik. Bu divanda gönlün omurgayı
teşkil ettiğini gördük. Tasavvuf şiirimizin yirminci yüzyıldaki bu önemli temsilcisi, kendi gönül
yolculuğunun, gönül miracının menzillerini, zevk ve heyecanlarını, keşif ve müşahedelerini
Türkçe’nin şiir dili ile ifade edişini anlamaya çalıştık. Bir okuyucunun bu ferdî yolculuğun derûnuna
nüfuz etmesi elbette beklenemez. Bu şiirlerin gerçek anlamda tadına varabilmenin aynı yolculuğu
yaşamak, aynı tecrübeleri edinmekle mümkün olduğunu unutmadan, Alvarlı Efe’nin gönül iklimine
bir sefere çıkmaya niyet ettik. Mânâ erlerinin gönül miraçlarının, aşk ve heyecanlarının ifadesi olan
mısraları okuyucu için birer işaret fişeği, karanlıkta yol gösteren birer kandil gibidir. Alvarlı Efe’nin,
ruhî seyr ü sülûk tecrübelerini bizimle paylaştığı oranda, iç âlemine bakmaya, sunduğu mânâ
güllerini koklamaya, çizdiği tabloları, manzaraları seyretmeye, anlamaya, anlatmaya çalışcağız.
Önce Efe hazretlerinin gönül denen muammaya bakışı nasıldır? Gönül deyince neyi kast etmektedir,
gibi sorulara cevap aramaya çalışacağız.
I. Gönül-Allah İlişkisi
Gönül Allah’a aittir. Allah, insana bağışladığı gönlün kendisine, kendi sevgisine tahsis
edilmesinden hoşnut olur. Gönül, kulun yaratıcısı ile irtibat kurduğu yer olarak önemli bir konuma
sahiptir. İnsan, kendisini yoktan var eden Allah’ın sevgisi ile dolmalı, gönülde başka sevgilere yer
vermemelidir. Bu gerçeği Lutfî Efendi gönlünün derinliklerinden yükselen şu mısralarla dile getirir:
Gel ey dil sev bir Allah’ı seni halk eyledi yokdan
Amândır özge dildâre gönül aldanma aldanma (Lutfî, 2006: 479)
Ey gönül gel, seni yoktan var eden tek/vâhid Allah’ı sev! Sakın ha, başka güzele aldanma,
gönül aldanma!
Allah, kişiyi yoktan, binlerce ihtimal arasından insan olarak yarattı. Sadece insan olarak
yaratılmak bile O’nu kalpten, gönülden sevmek için yeterli sebeptir. Lutfî Efendi mahalli bir
söyleyişle “amandır” diyerek kendini ve diğer insanları ikaz ederek, gönlün sadece Allah’ı sevmesi
gerektiğini vurgulayıp; başka gönül kapıcı güzellere asla meyl etmemesini tavsiye eder.
76 Mahmut KAPLAN
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
II. Gönlün Benzetildiği Varlıklar
A. Gönlün Vasıfları
Lutfî Divanı’nda sık geçen kelimelerden biri olan gönül/dil çeşitli temsil, teşbih ve
alegorilerle anlatılır. Bunları başlıklar halinde şöyle sıralayabiliriz:
a. Ȃyîne, Mir’at:
Ayna anlamındaki bu kelime tasavvufta farklı anlamlarda kullanılır: “İnsan-ı kâmilin kalbi.
Allah’ın zât, sıfat, isim ve fiillerine mazhar ve tecelligâh olması itibariyle genel anlamda insana, özel
anlamda kâmil insana ayna (âyîne, mir’ât) ve mir’ât-ı Hak, âyine-i Rahman denir; çünkü Allah, diğer
varlıklardan çok insanda tecelli eder. En mükemmel olarak da kâmil (olgun, yetkin) insanda tecelli
eder. Hakk’a nazaran bütün kâinat ayna mesabesindedir. Ancak bu aynanın cilası insandır (Ȃdem).
Şayet âlem insan cilasıyla cilalanmamış olsaydı, orada Hak bu kadar mükemmel tecelli etmezdi.
Allah, üstünlük derecelerine göre velilerde, nebilerde, resûllerde daha açık ve daha mükemmel tecelli
eder; fakat en mükemmel ve en göz kamaştırıcı ve şaşaalı biçimde Hz. Muhammed’de tecelli ve
zuhur eder.” (Uludağ, 2001: 56-57); “gönül Hakk’ın tecelli ettiği ve sevgilinin hayalinin devamlı
bulunduğu yer olması bakımından aynadır. Gam, keder, hırs ve kin gönül ve kalb aynasının
kararmasına, özelliğini kaybetmesine sebep olan toz ve jeng olarak düşünülür.” (Çetindağ, 2009:
416-417) Gönlü en güzel târif eden, anlamını akla yaklaştıran nesnelerden biri aynadır. Bundan
dolayı hem klasik hem de tasavvuf şiirimizde gönül sık sık aynaya teşbih edilir ve çoğu zaman ayna,
mir’at, âyîne, gözgü gibi isimlerle telmihler ve istiareler yapılır. Mevlânâ, “ Gönül aynasının fikir
suretleri kabul etmesi o aynada bu görülmemiş suretlerin görünmesi için kalplerini zikirle, fikirle
cilâlamışlardır.” (İzbudak, C.I, 2011 : 241) diyerek gönlü aynaya teşbih etmiştir. Şair, gönül
aynasından cemali seyretmek için sürekli pastan, tozdan ve kirlerden uzak tutmaya çalışır. Gönül
aynasının temiz ve cilalı olması son derece önemlidir zira o zaman sevgiliyi konuk etmeye
hazırlanmış olur: “Allah’ın tecelli ettiği deruni mahallinin (sırr-ı süveydâ) tüm kirlerden
temizlenmesi ve buna bağlı olarak da gönülde sürekli yenilenen tecellilerle irfanın da yenilenmesi
gerekecektir. Ancak o zaman gönülde eşsiz nuru ve güzelliğiyle ulvi bir güneş ya da dolunay gibi
parlayan ilâhî tecelliler görülebilir” (Çakmaklıoğlu, 2013: 106). O zaman güneşe ve aya yani mecazi
sevgililere ihtiyaç kalmaz:
Gönül âyinesin silmek gerekdir kalb-i âgâhe
Muhabbet şemsi dolmuşken ne lâzım mihr ile mâhe (Lutfî, 2006: 510)
Kalbi ayık olanın gönül aynasını silmesi gerekir. Gönle aşk güneşi doğmuşken gökteki
güneşe ve aya ne gerek var.
Beyitte “ayık” sözünden maksat, gaflete dalmayıp, kâinatta cereyan eden hadiselerden
haberdar; sebeplerin arkasında işleyen kudret elinin farkında olan insan kastedilmektedir. Böyle
intibaha gelmiş bir insan, gönül aynasını, oraya akseden güzellikleri görebilmesi için sürekli temiz
tutmak durumundadır: “Bu temizlik aynada gözüken ilahî hakikatlerin nezih kalmalarını sağlar.
Böylece ilahî özellikler, mazharda ortaya çıktıklarında, onun yaratılmış hükümleriyle boyanmazlar.
Bu aynanın temizliğine “Ben onun işitmesi ve görmesi olurum” kutsî hadîsine işaret edilmiştir.”
(Kâşânî, 2004: 352) Beyitte dikkat çeken iki kelime “mihr” ile “mah” yani ay ve güneş. Bu iki
kelime beyitte maddi güzellikler manasında kullanılmış. Daha açık bir ifade ile mecazi güzellikler…
Kalbinde ilahî nurlar lemean edenlerin aya güneşe iltifat etmeyecekleri vurgulanmıştır.
Muhabbetullah ile gönlü nurlanan başka ışık kaynaklarını aramaz.
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 77
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
b. Mekteb-i irfan:
İrfan, “Mârifet, keşf, hads, ilham, sezgi, mânevî ve ruhi tecrübeyle elde edilen bilgi, tecrübi
bilgi” (Uludağ, 2001: 189); anlamlarında kullanılan bir kavramdır. Mekteb-i irfan/irfan mektebi ise
tekke, dergâhtır. Başlangıçta gönül, bir mektep çocuğudur. Bu bağlamda klasik şiirimizde sürekli
“tıfl-ı dil/gönül çocuğu” tamlamasının kullanıldığını hatırlatmak yerinde olur. Gönlün devam ettiği
sıradan bir okul değil, irfan mektebidir. İrfan, “Mârifet, keşf, hads, ilham, sezgi, mânevî ve ruhi
tecrübeyle elde edilen bilgi” (Uludağ, 2001: 189) İrfan, mektepte, medresede elde edilmez. Onun
yeri seyr ü sülûk mekânı olan dergâhlar ve mürşit sohbetleridir. Esas olarak irfan kula İlahî lutuf
eseridir:
Gönül mekteb-i ‘irfânda okur ders
Bu şehr-i aşkda çok ders-hâneler var (Lutfî, 2006: 249)
(Gerçi) Bu aşk şehrinde çok dersaneler vardır ama gönül irfan mektebinde ders okur.
Lutfî Efendi, irfan mektebinin mekânı olarak aşk dershanelerini/tekkeleri, medreseleri,
camileri işaret eder. Şehir, aşk şehri olup dershanelerinde irfan öğretilir. Şâirin “dershane” tabirini
kullanması da ayrıca dikkate değer. Lutfî Efendi’nin güzel isimlendirmelerinden biri de aref dershânesi tabiridir: “İnsanı hakikate ve gerçek saadete götüren ilim ve hikmet hazineleri hep gönüldedir.
Sûfiyi kendini tanımaktan Rabbini tanımaya götürecek olan hakiki ve kuşatıcı bilgi de hep bu
hazinededir. Alvarlı Efe, gizli güzelliklerini ve kemâlatını ilâhî tecellilerin ortaya çıkardığı bu
hazineyi yine kendine has üslubuyla aref dershanesi olarak nitelendirir.” (Çakmakoğlu,2013:105-
106) Aşk şehrinin dershanelerinde irfan tahsil edilir. Çokluk ifadesinin kullanılması, irfana ulaşmada
sayısız yolların ve yöntemlerin bulunmasını belirtmek içindir. Şair sözü, herkes mizacına uygun bir
tenevvür mekânı bulabilir, demeye getirmektedir.
c. Gülzâr, Gülistan, Gülşen:
Tasavvufta gülzar kelimesi mutlak olarak kalbin açılışı (Cebecioğlu, 2009: 235), sâlikin
gönlünün mârifete ve irfana açılması mânâlarında kullanılır. (Uludağ, 2001: 149) Efe Hazretleri
gönlü târif ve tasvir etmek için çeşitli benzetmeler, teşbihler yapar. Bunlardan biri gülşendir:
Gönül bağında gülzâr-ı gülistân-ı hakîkat var
Güneş-veş âlem-i vahdet görüp şem’-i hüdâlardan (Lutfî, 2006: 387)
Gönül bahçesinde hakikat gül bahçesinin güllüğü var. Vahdet/birlik1 âlemini güneş gibi
hidayet mumlarından gör.
Temsil ve alegori, hakikati akla yaklaştırmanın, anlaşılır kılmanın en çarpıcı, en etkili
yoludur. Bir hal ilmi, ferdî tecrübe ilmi olan tasavvufun anlatılması ve anlaşılması için de bu yola
başvurulur. İnsan göz önünde olandan hareketle görünmeyene varabilir. Bundan dolayı şâir, renkleri
ve görünüşleri itibariyle ilk bakışta insanı çeken, hayrete düşüren “bahçe” teşbihine başvurur. Gönül,
içinde mârifet çiçekleri bulunan bir bahçedir. Kişi varlık kitabını okuyarak yaratana ulaşabilir.
Hidayet, Allah’ın kuluna ihsanıdır. Kişi, bu lutfa erince vahdet/birlik âlemini güneş gibi müşahede
eder.

1 Vahdet: “Tasavvufta: Hakiki mânâda bir, sadece Allah’dır. Maksatta, muradda ve matlûbda Hakk’ın irade ettiği ve
istediği şeyin bir ve aynı olduğunu bilmek ve onu tatmak. Kul kendi irâdesini Hakk’ın irâdesinde ifnâ ederek bir mertebeye
ulaşır.” (Lutfî, 2006: 826)
78 Mahmut KAPLAN
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
d. Ev/hâne/beyt:
Gönlün eve benzetilmesi tasavvuf ve klasik şiirimizin ortak teşbihlerindendir. Gönül bir ev,
fakat rastgele bir mekân değil, kâinat sultanını ağırlayan bir konuk evidir. Asıl sahibi onu yaratandır.
Kâinata sığmayan Cemil-i mutlak bu evin değerini, “Yerlere ve göklere sığmadım ama mümin
kulumun kalbine sığdım” (Uludağ, 2001: 74) kudsi hadisiyle göstermiştir. Muhammed Lutfî Efendi
de bazı duygu ve düşüncelerini, gelenekten ayrılmayarak bu teşbih üzerine bina eder:
Dil beyt-i Hudâ derûnu mihrâb-ı muhabbet
Muhabbet ise sîret-i hayvâne yetişmez (Lutfî, 2006: 289)
Gönül Allah’ın evidir, içi aşk mihrabıdır; aşk ise özü hayvan olan yetişmez.
Gönül Allah’ın evi; bu evin içi muhabbet, muhabbetullah mihrâbıdır. Muhabbet ve mihrap
teşbihi dikkat çekicidir. Efe hazretleri başta gönlün Allah’ın evi olduğunu söyledikten sonra içinin
muhabbet mihrabı olduğunu dile getirerek Allah’a ulaşmanın aşkla, muhabbetullahla mümkün
olacağını hatırlatıyor. Benzer bir anlayışı Erzurumlu İbrahim Hakkı’da görüyoruz:
Dil beyt-i Hudâdır anı pâk eyle sivâdan
Kasrına nüzûl eyler o sultan gecelerde (Külekçi-Karabey, 1997: 453)
Gönül Allah’ın evidir, onu masivadan temizle; gecelerde o sultan köşküne nüzul eder, iner.
Alvarlı, gönülden masiva fikrinin çıkarılması hususunu önemle vurgulamıştır: “Mâsivâ
kelimesi, Allah’ın dıında, özellikle de maddî olan her eye karılık kullanılmaktadır. Mânevî
basamakları çıkmaya balayan insandan istenenlerden biri de, maddeyi amaç olarak görmeyip onu
manevî terakkisine bir sıçrama tahtası yapmasıdır ki, bunu yapanlar mâsivâyı gönüllerinden çıkarıp
dünya sevgisinden uzaklaırlar. Dünya onlar için gidecekleri âhiret yurdunun yolu üzerinde bulunan
bir mola yeridir, dolayısıyla oraya gönül bağlamazlar.” (Farsakoğlu, 2010: 59-60)
e.Kapıcı:
Eve kapıdan girilir. Söz konusu büyük, önemli bir evse, kapıcısız olmaz. Kapıcı, her gelene
geçit vermez; sorar, soruşturur, maksat ve niyetini anladıktan sonra izin verir ya da vermez. Gönlün
kapıcıya benzetilmesi, başka şairlerde pek görülmeyen, üzerinde durulması gereken bir husustur:
Hayât-ı câvidân aşk-ı Hüdâ’dır
Gönüldür Hakk’a der-bân-ı muhabbet (Lutfî, 2006: 131)
Ebedi hayat Allah aşkıdır; gönül Hakk’a sevgi kapıcısıdır.
Kulu Allah’a ulaştıran en kestirme yollardan biri aşktır, denmiştir. Aşkın insan varlığındaki
yeri, mekânı gönüldür. Tasavvuf, bir anlamda gönül ayağıyla çıkılan bir mânevî yolculuktur. O halde
kapıcı sıfatı gönle uygun düşer, zira kişi muhabbetullaha gönül kapısından girer.
f.İnci, mercan:
Lutfî, gönlü inciye, mercana ve devranın şahına teşbih eder. Gönül kavramını akla gelen her
güzel şeye teşbih onun şiirlerinde belirgin bir vurgu taşır:
Kubbe-i Arş’da bulunmaz inci mercândır gönül
Küre-i ferşde bulunmaz şâh-ı devrândır gönül (Lutfî, 2006: 331)
Gönül, arşın kubbesinde eşi bulunmaz bir inci, mercandır. Yerkürede bulunmaz bir zamanın
şahıdır gönül.
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 79
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
Lutfî’den önce Yunus gönlü inciye, gevhere teşbih etmiştir:
Nazar kıl bu gevhere ya bu bir gizlü nûra
Nûr kaçan yavı vara çün Hak nazar-gâhıdur (Tatcı, 1990: 49)
Bu cevhere veya bu gizli nura bak; hak nazargâhı olan bu nur ne zaman kaybolur?
g.Virâne:
Virâne ile ilgili olarak tasavvuf sözlüklerinde dikkate değer bilgiler verilir: “Harap yer,
yıkıntı. Maddi âlem, dünya. Hoş görülen derbeder derviş, ehl-i harabât. Eski püskü, yamalı elbise
giyen kılık kıyafeti perişan ermiş. “Ümena abâ altındadır.” “Üstü başı toza toprağa belenmiş nice
kimseler (eş’as, ağber, zî-tımr) var ki, Allah onların dileğini kabul eder; bir dediğini iki etmez.
Altınlar ve kıymetli maddeler, kimsenin bir şey ummadığı virane ve harap yerlerde bulunduğu gibi
mânevî cevherler de, kimsenin bir şey ummadığı üstü başı toza toprağa belenmiş derbeder
dervişlerde bulunur.” (Uludağ, 2001: 381) Böyle insanlara itina göstermek, değer vermek önemlidir.
Allah, gönlü kendisi için yaratmış, gönlün başkasına tahsis edilmesine rıza göstermemiştir: “Mutlak
Varlık’ın evi, mekânı gönüldür. Özellikle de yıkılmış, viran olmuş gönüllerdir. Allah’ın hazineleri
yıkık gönüllerdir. Kalpte ve ruhta kaim olan Allah, esas itibariyle hiçbir mekâna sığmaz. Gönül,
mücerret olarak O’nu barındırır. Bu yüzdendir ki, gönül ülkesi bütün mutasavvıflarca kutsal kabul
edilir. Çünkü aşığa en sevimli olan yer, hiç kuşku yok ki sevgilinin ikamet ettiği yerdir.” (Uçak,
2012: 2483) Bu sebeple bütün mutasavvıf şairler gönül –virane ilişkisi üzerinde durmuşlardır.
Gönül–virane- hazine ilişkisi Eşrefoğlu Rûmî’de sık geçer: “Gönül, dünyevi bakımdan viran
olmalıdır ki içine muhabbetullah gelip yerleşsin. Bundan dolayı aşk harabeyi sever, demiştir.
Gönülde Allah sevgisi başka sevgilerle birlikte bulunamaz. Aşk iddiasında olan önce kalbini mâsivâ
kirlerinden arındırmak, temizlemek zorundadır. Aşkın önemli bir özelliği de kişinin cehaletini
gidermesidir:
Her kimün kim ışkı var câhil degül
Zîrâ her müşkil ana âsân durur s.228
Her zor, her sorun ona kolay geldiği için aşkı olan cahil değildir. (Kaplan, 2013: 119)”
Alvarlı Efe de bu zaviyeden bakarak gönül hazine ilişkisini vurgulamıştır.
e. Esrar hazinesi:
Gönül bir mücevher sandığına, ilahi sırları gizleyen bir hazineye teşbih edilir. Tasavvufta
esrar: “Sâlikin Hak’ta ve Hakk’a erdiği noktada, “Benim Allah ile öyle bir vaktim var ki, o
vakitteyken ne bir resul ne de bir melekle ilgilenebilirim.” sözünün hükmüyle incelmesi ve erimesi.”
(Uludağ, 2001: 127) manasında kullanılır. Bu sırları ancak muhabbetullah ile haşir neşir olup, kalbini
sadece ve yalnız Mahbub-ı hakikî olan Allah’a tahsis eden insanlar anlayıp hissedebilir:
Gönül vahdet serâyıdır mahall-i gonce-i tevhîd
Tecellî-hânedir esrâr müsellem ehl-i irfâne (Lutfî, 2006: 499)
Gönül vahdet sarayıdır, tevhid goncasının (bulunduğu) yerdir; tecelli evidir. (buradaki)
sırlar irfan ehlince kabul edilip bilinmektedir.
Beyitte vahdet, tevhid ve tecelli gibi kelime ve kavramlar bir arada kullanılarak sâlikin
dikkati diri tutulmaya çalışılmıştır. Gönül bir vahdet sarayıdır. Neden? Çünkü Allah’a tahsis
edilmiştir. Allah tektir, vahiddir, eşi benzeri, ortağı yoktur. O saray sadece ve sadece ona aittir. Şâir,
daha şiirsel bir manzara çiziyor. O sarayda tevhid/birleme goncası bulunur. Tevhid gönülde bir gonca
gibi açılıp gelişmek için bakım, ister. Goncanın niyeti açılıp gül olmaktır. Bunun için de sâlikin
80 Mahmut KAPLAN
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
sürekli O’nu hatırlayıp rızasını gözeterek anması, doğru tabirle zikretmesi gerekir. Bu mertebeden
sonra irfan ehli bazı sırlara aşina olabilir. Nedir bu sırlar? O konuda söz sahibi âriflerdir. Yaşamayan,
tatmayan bilmez.
f. Deryâ: Tasavvuf şiirinde gönülle birlikte kullanılan kelimelerden bir deryadır. Derya,
genişlik ve sonsuzluğu ifade eder. Yunus Emre, gönlü mazhar olduğu ilahi sırlar bakımından
deryaya teşbih etmiştir:
Şâhum senün ‘ışkun odı düşdi gönül deryâsına
‘Aceblemen kaynayuban ma‘rifetler bitdügini (Tatcı, 1990: 399)
Alvarlı Efe Muhammed Lutfî de geleneğe uyarak varlık ve insan-ı kâmil mânâlarına gelen
derya kelimesini gönlü ifade etmek için sık kullanır:
Dildâr-ı dilbere dil-dâde olan
Âşık-ı fedâkâr târ u mâr olur
Bahr-i muhabbette üftâde olan
Âhından âteşler âşikâr olur (Lutfî, 2006: 187)
Sevgilinin güzelliğine gönül veren fedakâr âşık darmadağın olur. Muhabbet denizinde
düşkün olanın ahından ateşler görünür.
Dörtlükte sözü edilen “dildar” Hazret-i Allah’tır. Ona gönül veren fedakâr âşık tarumar,
darmadağın olur. Neden? Çünkü O’nun sevgisi bir kalbe düştü mü, diğer bütün ilgileri, sevgileri
söküp atar. Gerçek âşık, o nurla öyle sermest olur ki örneğine ancak Mecnun kıssalarında
rastlanabilir. Onun hareketleri sıradan aklın ölçüleriyle tartılamaz. Dörtlük, iki temel düşünceden
oluşuyor. İkinci kısımda aşkın denize teşbih edildiğini görüyoruz. Aşk denizine düşenin ahından
ateşler çıkar. Zât-ı ezel ve ebede gönül veren, bu aşkın doğurduğu şiddetli hasretin pençesine düşer;
ruh, ayrıldığı ezeli vatana dönme arzusuyla yanar kavrulur.
g. Murg:
Edebi metinlerde gönül kuşa, bülbüle, kanaryaya teşbih edilir: “Kuş. Ruh. Sûfîler bedeni
kafese, ruhu kuşa benzetir. Kuşun yükselmesi için ya tabii veya ihtiyarî ölümle beden kafesinden
kurtulması, böylece kutsiler âlemine doğru kanat açması lazımdır.” (Uludağ, 2001: 262-263) Bu
sebeple gönül bir kuş, vücut ise onu hapseden kafes olarak tahayyül edilmiş. Çoğu şiirde murg/kuş
ve kafes istiareleri birlikte kullanılır:
Bu gönül gül yüzüne bülbül-i nâlân olalı
Sadefe dürre gibi men seninem sen de menim (Lutfî, 2006: 350)
Bu gönül gül yüzüne inleyen bülbül olduğundan beri sadef ve içindeki büyük inci gibi ben
seninim, sen de benim(sin).
Alvarlı Efe, bu beytinde ilahi aşk coşkusunu, sadef ve inci örneği ile açıklamaktadır. İnci
sadefin içinde oluşur. Gönlü, sevgilinin muhabbet incisini büyüten bir sadefe benzetiyor. “Dürre (iri
inci)” kelimesinin kullanılması, muhabbetullahın bütün kalbi kaplamasından dolayı olmalı.
h. Aşk mahalli:
Gönül Allah tarafından ezelde Kendi muhabbetine tahsis edilmiştir. İnsan bunun farkında
olsun olmasın bu gerçek değişmez. İnsanın kalbini kuşatan sevginin sebebi budur. İnsan kimi zaman
yanılarak bu sevgiyi maddi objelere yöneltir, başına türlü dertler açar:
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 81
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
Gönül bezm-i elestten taht-gâh-ı hubb-ı Mevlâ’dır
Tecelli-hânesinde feyz-i Mevlâ’sın nihân eyler (Lutfî, 2006: 228)
Gönül elest meclisinden (beri) Allah sevgisinin paytahtıdır. Tecelli evinde gönül,
Mevla’sının feyzini gizler.
Beyit gayet açık bir biçimde gönlün fıtraten muhabbetullah için halk edildiğini, bir tecelli
evi olduğunu ve içinde Mevla’sının feyzini gizlediğini ifade eden Lutfî, okuyucuyu gönlün haikatini
anlamaya çağırmaktadır.
Alvarlı Efe, gönülde parıldayıp ışık saçan nedir, sorusunun cevabının kimden sorulması
gerektiğini şöyle söyler:
Nedir sevdâ-yı sır sâkî gönülde iştiâl eyler
Mey-i vahdet içüp bezm-i elest reyyân olandan sor (Lutfî, 2006: 230)
Ey saki, gönülde parlayan bu sır sevdası nedir? (Bu soruyu) vahdet şarabını içip elest
meclisinde sarhoş olandan sor.
Sözü edilen sırrı herkes bilemez. Bunu ancak elest meclisinde vahdet şarabını içip kanmış
olan bilir. Reyyan kelimesi, “Suya kanmış. Tasavvufta: İlahî tecellîlerin bütün zevk ve neş’elerine
kanmış. Sâlik önce tadar, sonra içer, daha sonra da kanar, ilk hâl tatmak, orta hâl içmek, en yüksek
hâl ise kanmaktır. Tadan mahmur, içen sarhoş, kanan ise ayık haldedir” (Lutfî, 2006: 797)
mânâlarında tasavvufî kanmışlığı anlatır. İlahî aşk şarabından kanan ebediyen ayıktır; çünkü sürekli
sevgili ile hemhaldir: Ona “göre de muhabbet, marifet ya da müşahedenin mahalli olan gönül, ta
bezm-i elestte Mevlâ’nın ezelî sevgisinin kurulduğu bir taht, bir tecelli mahalli olmuş ve O’nun
sonsuz füyûzâtı âdetâ bir hazine gibi gönülde gizlenmiştir” (Çakmaklıoğlu, 2013:102-103) Sevgili
ile beraber olan onun sırlarını bilir ve söyleyebilir.
i. Firdevs:
Lutfî’nin, gönlü her güzel varlığa teşbih ettiğini daha önce ifade etmiştik. Aşağıdaki beyitte
firdevse teşbih edildiğini görüyoruz:
Dil-i dildâre merbût ol sana akseyleye hâli
Gönül firdevs-i âlâdır güzeller hâb-gâhıdır (Lutfî, 2006: 237)
Sevgilinin gönlüne bağlan ki sana hali yansısın. Gönül en yüce cennettir, güzellerin uyku
yeridir.
Sevgili, Allah’tır. Lutfî, kendini ve dostlarını, müritlerini ikaz ediyor: Sevgiliye bağlan onun
hali sana akseder. Zira kişi sevdiğinin boyasıyla boyanır. Gönül firdevs cennetidir, orada güzeller
uyur. Benzetme dikkat çekicidir. Gönül aslında içinde güzeller, güzel mânâlar bulunan bir cennettir.
Ancak bu cennetin kuvveden fiile çıkabilmesi, sâlikin sevgili/Allah ile irtibatını sağlamlaştırmasına
bağlıdır. Kul, Rabbiyle irtibatını sağlamlaştırınca gönlü ilahi feyiz ve bereketle firdevs cennetine
döner, kişi hayatından zevk alır; daha dünya da iken cennet hayatı yaşar.
III. GÖNLÜN TASFİYESİ
Tasavvufta temel prensip gönlün masiva kirlerinden arınarak Allah’a tahsisinin
sağlanmasıdır. Sâlik, ibadet, riyazet ve zikirle gönlünü temizlemek, günahlardan arındırmak gibi bir
yükümlülükle karşı karşıyadır. Bu yolda yol işaretleri, uyarıcı ve destekleyici unsurlar şöyle
sıralanabilir:
82 Mahmut KAPLAN
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
a. Allah Korkusu:
Allah korkusu, gönlü tasfiye eden en önemli duygudur. Bu duygunun hüküm sürdüğü gönlün
kötülüğe, yaramazlığa meyl etmesi son derece zordur:
Doğar havf-ı Hüdâ’dan ilm-i hikmet kalb-i âgâhe
Gönülde inzivâ eyler muhabbete tökünmektir (Lutfî, 2006: 150)
Uyanık kalbe Allah korkusundan hikmet ilmi doğar. (Hikmet) gönülde yerleşen muhabbete
bol bol sarf edilmektedir.
Beyit, “Allah korkusu bütün hikmetlerin başıdır” hadis-i şerifini hatırlatıyor. Kalbinde Allah
korkusu bulunan insan her hareketinde ölçülü olur; başkalarını üzmekten sakınır; dosdoğru, adalet
üzere hareket eder. Sâlikin Allah korkusundan anladığı O’nun rızasını kaybetmek felaketidir. Bu
konu üzerinde titizlikle durmuşlardır: “Gönül terbiyesi ile meşgul olan sûfîler, gerçekten Kur’an’ın
da işaret ettiği gibi “âyetleri dinlediklerinde kalpleri titrer” (Enfal 8/2,Hacc 22/35) hale gelmişlerdi.
İbrahim b. Edhem “… Gök dağılıp parça parça olduğu zuaman…” (Tekvir 81/11) âyetini duyar
duymaz titremeye başlamış ve kısa bir müddet sonra kendinden geçmişti.” (Kara, 1998: 65)
b. İhlâs:
İhlâs, “Kulun bütün amel, ibâdet ve davranışlarının şirk ve riyâdan uzak olarak sadece Allah
için olması.” (Lutfî, 2006: 749) olarak târif edilir. Amellerin ruhu ihlâs, samimiyettir:
Lutfîyâ dergâh-ı Mevlâ’ya yüzün tut dâimâ
İlticâda ihlâs ile ber-murâd oldu gönül (Lutfî, 2006: 337)
Ey Lutfî! Her zaman yüzünü Hz. Mevla’nın dergâhına tut! Gönül O’na ilticada ihlasla,
samimiyetle murada erdi.
İçten gelerek, yalnız Allah rızası gözetilerek yapılan amel makbuldür. Gönül, arzu ve
emellerine ihlâs ile ulaşabilir. Lutfî Efendi de bu durumu şahsi tecrübesi ile ifade ediyor.
c. Zikir:
Zikir, “ anmak, hatırlamak, yad etmek. Allah’ı anmak ve hatırlamak; onu unutmamak ve
gaflet halinde olmamak. Allah kelimesini veya lailahe illallah cümlesini söylemek ve tekrarlamak…
Tarikat ehlinin belli kelime ve ibareleri belli zamanlarda, belli sayıda, belli bir edeb dâhilinde her
gün düzenli olarak söylemeleri; vird, hizip. Münferiden zikr, zikrullah. Tarikat ehlinin ve sufî
cemaaterinin bir yerde topnaıp şeyh veya halifesinin gözetiminde (Allah, Allah hû, hû, hay hay gibi)
belli ibareleri belli bir hareket düzeni içinde söylemeleri” (Uludağ, 2004:393) mânâsına gelen bir
terim olup tasavvufta belirli esma-i hüsnâyı ya da ibareyi söyleme demektir. Kişi sevdiğini çokça
anmak ister. Gönüller Allah adı ile tatmin olur (13-Rad Suresi 289). Sâlik de Allah’a duyduğu
sevgiyi onun esmasını çok çok zikrederek gösterir ve sadece O’nu, O’nun rızasını ister:
Dervişler Allah’ı sever gönülden
Halka-i zikirde meydân ederler (Lutfî, 2006: 165)
Dervişler Allah’ı gönülden sever, zikir halkasında döner dururlar.
Kalpler ancak Allah’ı anmakla tatmin olur. Kâmil mürşitler, sâliklere bu konuda rehberlik
ederek onlara belirli periyotlarla çeşitli esmayı zikretmelerini tavsiye ederler. Amaç, gönlü sadece
Allah’a tahsis etme yolunda katkı sağlamak, müridin kalbini sürekli Allah fikri ile meşgul ederek
daimi huzur sağlamaktır. Şâir zikir halkasının dervişlerdeki Allah sevgisinin delili olduğunu
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 83
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
söylüyor. Gönül Allah’ı anma lezzetine varınca tevhid, tasdik ve imânâ ulaşır ki, yaratılışın amacı
budur: Unutulmamalı ki, Allah, insanları ve cinleri sadece kendisine ibadet etsinler diye yaratmıştır:
Ezkâr-ı İlâhî ile dil bulsa halâvet
Tevhîd ile tasdîk ile imân bize besdir (Lutfî, 2006: 195)
Gönül Allahın zikriyle tatlılık bulsa, tevhid ile tasdik/doğrulama ve iman bize kâfidir.
Lutfî Efendi, zikrin kalpte uyandırdığı mânevî haz ve onun neticesi olan tevhid, tasdik ve
imanın sâlik için yeterli olduğunu söyler. Aslında bu ifade aynı zamanda insanın asıl amacını da
belirtmektedir. Zira kâinatta en yüce hakikat imandır. İnsana düşen, kendisini yoktan, hiçten binlerce
ihtimal arasından varlıkların en şereflisi olan insan olarak yaratan, var edene karşı gaybi olarak
samimi iman beslemesidir
d. Zâr olmak:
Âşığın belirgin vasıflarından biri ah edip inlemek, yani zâr olmaktır. Sevgiliden ayrı olmak,
yanında olduğu halde yüz görmemek, ilgi görmemek zâr olma sebepleri arasında sayılabilir.
Tasavvuf şiirinde bu kelime aynı işlevde olmakla beraber farklı anlamlar yüklenir:
Ol kadar yandın yakındın yâr içün
Ya seni halk etdi mi Hak nâr içün
Yoksa geldin âleme bu zâr içün
Mülk-i cânından güzâr etdin gönül (Lutfî, 2006: 335)
Sevgili için o kadar yandın yakıldın, Allah seni ateş için mi yarattı? Ey gönül, yoksa dünyaya
ağlamak, inlemek için mi geldin de can yurdundan vazgeçtin?
Zâr olmak, inlemek içteki yangının bir tür dışavurumu olarak kabul edilebilir. Lutfî Efendi
istifham yoluyla gönle asıl vazifelerini hatırlatıyor. Gönül, mecazi bir aşkla inlemek, yanıp yakılmak
ve canından geçmek için bu dünyaya gönderilmemiştir. Onun, daha yüce bir aşkla tutuşarak ebedi
olana ulaşmak asıl maksadı olmalıdır.
e. Gözyaşı akıtmak:
Âşık tipinin belirgin vasıflarından biri sürekli gözyaşı dökmektir. Zâr olmak, feryat etmek
ağlamayı da beraberinde getirir:
Kan yaş dökerek elbet olur gözleri hûn-bâr
Âşık belâ âşıklara bir hikmet-i Mevlâ (Lutfî, 2006: 101)
Âşıkın kanlı gözyaşları dökerek gözleri elbette kan yağdırıcı olur. Ey âşık! Bela âşıklara Hz.
Mevlâ’nın bir hikmetidir.
Aşk, acı ve ıstıraptan ibarettir denilse abartılmış olmaz. Zira âşık olup da acı çekmeyen, iç
ateşinin etkisiyle gözlerinden yaş akmayan kimse tasavvur edilemez. Edebiyat âlemini dolduran aşk
hikâyelerinin kahramanlarından gözyaşı dökmeyeni yoktur. Bu durumu Lutfî Efendi, Mevlâ’nın bir
hikmeti olarak değerlendirmektedir. Ona göre âşıka düşen, ağlayıp kanlı gözyaşları dökmetir. Kanlı
gözyaşları, aynı zamanda ruhun günah kirlerinden arınması mânâsına gelir.
Gönül, kimi zaman sevgili ile beraber olur muradına erer, fakat bu kez başka endişeler onu
ağlatır. Ne mi? İşte cevabı:
84 Mahmut KAPLAN
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
Yâr ile yârân olan dil ber-murâd olmuş velî
Havf-ı firkat âteşiyle râygân ağlar güler (Lutfî, 2006: 179)
Sevgili ile beraber olan gönül muradına ermiş, fakat ayrılık ateşinin korkusuyla sürekli
ağlar, güler.
Kavuşma, âşık için bayramdır, lakin vuslatın zevkine varamadan ayrılık korkusu içini kaplar,
vehim ve endişelerle boğuşmaya başlar; gülmeleri ağlamalarla kesilir. Bahar mevsimi gibi bazen
güneş açar, bazen gökyüzü kararır fırtınalar kopar, yağmurlar yağar. Yukarıdaki beyit Fuzuli’nin şu
içli beytini hatırlatmaktadır:
Yaktım tenimi vasl günü şem’ tek ammâ
Bil kim bu tedârük şeb-i hicrânın içindir (Akyüz vd., 1990: 181)
Kavuşma günü tenimi mum gibi yaktım ama bil ki bu hazırlık ayrılık gecen içindir.
IV. GÖNLÜN HALLERİ:
I. Müsbet Haller:
a. Feyz:
Feyz: “Taşmak. Sâlikin çalışması ve çabası söz konusu olmaksızın Allah tarafından onun
kalbine herhangi bir hususun verilmesi. Her an tecelli eden feyz aracılığıyla meydana gelen varlıklar,
özündeki imkân itibariyle yok olmakta, fakat tecelli eden Hakk’ın feyziyle aynı zamanda var
olmaktadır.” (Uludağ, 2001:137)
Feyz-i Muhammed’le gönül
Nûr-ı Muhammed’le gönül
Dolsa meveddetle gönül
N’olur yâ Râb n’olur yâ Râb
Neyin eksik olur yâ Râb (Lutfî, 2006: 117)
Gönül Hz. Muhammed’in feyziyle, Nur-ı Muhammedi ile, sevgiyle aşkla dolsa n’olur
Ya Rab, n’olur ya Rab!
Alvarlı Efe hazretlerinin şiirlerinde yoğun bir münacat edası vardır. Yukarıdaki mısralarda
gönlün Hz. Peygamber’in feyzi, nuru ve sevgisi ile dolması için adeta çocuk ağzıyla bir yakarış
vardır: N’olur yâ Rab, n’olur yâ Rab…
Kimi zaman da gönlün ilahi feyizlerle dolduğunu hayal etmeyi tavsiye eder:
Ey mihr-i hüdâ feyz-i muhabbetle doldur
Gülbe-i gönüllerde muhabbeti hayâl et (Lutfî, 2006: 131)
Ey hidayet güneşi! Muhabbet feyziyle doldur; gönül kulübelerinde muhabbeti hayal et!
Gönül kulübesini hidayet güneşinin muhabbet feyziyle doldurmasını hayal eder.
Doğrusunu söylemek gerekirse bu, hayalden ziyade bir temenni, bir yakarıştır. Kimi zaman
bu temenninin gerçekleşmiş olduğunu şâirin coşkusuyla adeta kanatlanan mısralarından anlıyoruz:
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 85
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
Erişti gönlüme feyz-i Sübhânî
Aks etti dimâğa bû-yı Rahmânî
Kur’ân ise bize Hakk’ın burhânı
Hakk’tır mansûr eden ehl-i îmânı
Giderim cennete iki bir yoktur
Hüsn-i zannım Hâlık’ıma pek çoktur (Lutfî, 2006: 158)
Gönlüme subhani feyiz erişti, dimağa Rahmani koku yayıldı, Kur’an ise bize Allah’ın delili,
iman ehlini başarıya ulaştıran Hak’tır. Cennete giderim iki bir yoktur, Yaratıcıma hüsn-i zannım
çoktur.
Gönlüne, her türlü noksandan münezzeh olan Allah’ın feyzi, bereketi ulaşmış, can dimağına
Rahmanî kokular yayılmıştır. Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın varlığının ve birliğinin delili olarak gelmiş,
insanları tevhide çağırmıştır. Buna yürekten, sıdkla inanan Muhammed Lutfî, Allah’a olan hüsnü
zannının neticesi olarak cennete gireceğine inandığını ifade eder. Bunu mahalli bir deyimle dile
getirir: “Giderim cennete iki bir yoktur” Son mısra aslında bir hadis-i kutsinin mealine atıftır:
“Kulum Beni nasıl bilirse, Ben ona öyle muamele ederim.” Bir hadis-i şerifte ise şöyle
buyrulmaktadır: “Bu vakitte herhangi bir kulun kalbinde bağışlanma umudu ve günah korkusu
birleşince, mutlaka Allah o kuluna dilediğini verir ve onu korktuğu azabından emin kılar.
Nesei/Zühd”
b. Tecelli:
Tasavvuf lugatlerinde tecelli kavramı, “Âşikar olmak, açığa çıkmak, görünmek, zuhur
etmek. 2. tas. Gaybden gelen ve kalpte zahir olan nurlar. Görünmeyenin (guyûb) kalplerde görünür
hale gelmesi. Her ilahî ismin, tecelli ettiği yere ve yöne göre türlü türlü şekilleri vardır. İçinden
tecellilerin zahir olduğu gaybler yedidi, gaybü’l-hak, gaybü’l-hafâ, gaybu’s-sır, gaybu’r-ruh,
gaybu’l-kalp, gaybu’n-nefs, gaybu’l-letâifi’l-bedeniye. Tecelli kavramında daima bir gaybden
şühûda, karanlıktan aydınlığa, bilinmezlikten bilinirliğe, belirsizlikten belirliliğe geçiş vardır. Tecelli
sâlike cezbe, bazen sükûn verir.” (Uludağ, 2001: 346), “Kâşânî ve Cürcânî’ye göre; gaybden gelen
ve kalbde ortaya çıkan nurlara tecellî denir.” (Cebecioğlu, 2009: 638) Biçiminde tanımlanmaktadır.
Bu tanımlar ışığında aşağıdaki beyitlere bakılırsa Lutfî Efendi’nin ne demek istediği daha iyi
anlaşılabilir:
Eğer arş-ı tecelliden doğarsa hurşîd-i vahdet
Gönül tahtında rûh sultân olur emrin ayân söyler (Lutfî, 2006: 151)
Eğer vahdet güneşi tecelli arşından doğarsa gönül tahtında ruh sultan olur, emrini açıkça
söyler.
Vahdet/birlik güneşi tecelli arşından doğup sâliki aydınlatırsa ruh gönül tahtına sultan olur.
Ruh ve nefis mücadele halindedir. Ruhun zafere ulaşması ancak tevhide ulaşması ile mümkündür.
Tevhide ulaşmak içinse tecelliye ihtiyaç vardır. Tecelli durup dururken olmaz. Kulun hazırlık
yapması, kalbini elden geldiğince arındırması, arıtması gerekir.
c. Fenâ:
Fena kavramı hakkında lugatlerde, “Yok olmak, geçici olmak, ölmek” anlamına gelir. Fenâ’
“sürekli var olmak” mânasındaki bekânın zıddıdır. Kur’an-ı kerîm’de yaratılmış varlıkları nitelemek
üzere kullanılır. Tasavvufta fenâ bu hayata giren kişinin (mürid), bir mürşidin denetim ve gözetimi
altında çeşitli riyâzet ve mücâhedelerle nefsini terbiye etmesi ve adetâ onu öldürmesi demektir.”
86 Mahmut KAPLAN
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
(Topaloğlu-Çelebi, 2010: 91), “Kulun fiilini görmemesi hali. Bu mertebede bulunanlar ‘lâ fâile
ilallâh’ derler” (Uludağ, 2001: 134), “Nesnelerin, sûfînin gözünden silinmesine fenâ denir. Zıddı
bekâdır. Hind mistisizminde hiçlik, fenâyı ifade etmesine rağmen; İslâm tasavvufunda kul hiç olmaz;
hiçin yerine Allah’ın sıfatları geçer. Bu, şu mânâdadır: Kul, insan olarak taşıdığı sıfatları ve huyları
terk eder; fenâya ererek, tam hale gelir; olgunlaşır. Ancak bu giden kötü sıfatların ve ahlâkın yerini,
Allah’ta mükemmel olarak bulunan ilahî sıfatlar veya ilahî huylar alır. Yani Hind mistisizmindeki
gibi, yokluğa gidiş, yokluk, hiçlik söz konusu değil, aksine mükemmel olan Allah’ın sıfat ve
ahlâkında yenilenme, yükselme hususu gündemdedir.” (Cebecioğlu, 2009: 208), “Fena kötü
özelliklerin insandan gitmesi… Sâlikler fena ve bekada farklı farklı bulunurlar. Bir kısmı
şehvetinden, yani kendisine haz veren dünyevi şeylerden fani olmuştur. Bir insan şehvetinden fani
olduğunda, niyeti ve kulluktaki ihlâsı kendisinde bâkî kalır. Haset, kibir, nefret gibi kötü huylarından
fani olan kimse fütüvvet (mertlik) ve doğruluk gibi iyi huylarda bâkî kalır.” (Hakîm, 2005: 109-110)
gibi mânâlar verilmiştir. Lutfî Efendî daha çok dünyanın faniliğine dikkat çekerek kulun fena
yolundaki yolculuğunda kılavuzluk yapar:
Gönülde eğer var ise bak zevk-i îmânın
Cünbüşüne bak ibret ile devr-i zamânın
Uzlet evidir şimdi senin dârü’l-emânın
Allah’a sığın hâfız O’dur kesme gümânın
Bir bâdeyi nûş et ki fenâ demesünler
Bir hizmete dûş ver ki ‘anâdır demesinler (Lutfî, 2006: 246)
Bak eğer gönülde iman zevkin varsa zamanın devrinin hareketine bak ibret al. Senin kurtuluş
evin şimdi uzlet evidir, Allah’a sığın koruyucu odur, ondan güvenini, imanını kesme. Bir şarabı iç ki
fena/yokluk demesinler; bir hizmete omuz ver ki zahmet, sıkıntı demesinler.
d. Mestlik:
Sâlikin ilahi aşkı iliklerine kadar hissetmesi mestliğidir. Zaten aşağıdaki beyti okuyunca söz
konusu mestliğin şaraptan değil cemal ciminin badesinden geldiği anlaşılacaktır:
Ol kadar mest eylemiş cîm-i cemalin bâdesi
Gönlümü etmiş gülistan Kevser-i cândır bana (Lutfî, 2006: 96)
Cemalinin cimi (cim harfi)nin şarabı o kadar kendinden geçirmiş ki, gönlümü gül bahçesi,
(bu şarabı bana) can Kevseri etmiştir.
Cemal tecellisi, sâlikin gaye-i hayalidir; o, cennet sevdası, cehennem korkusu değil, rıza-yı
Bârî’yi kazanarak rü’yet-i cemale nail olma iştiyakı içindedir. Bu konuda küçük bir tecelli, ki şâir
bunu cemalin cimi tamlaması ile ifade ediyor, şâir için kevser şarabı kadar değerli ve etkilidir. Bir
katresi şâirin gönlünü gülistana çevirmeye yeter. Şu mısralar sanki beytin şerhidir:
Mestâneler pür-nûr olur
Cebel-i diller Tûr olur
Gönül cinân cân hûr olur
Ey sâkî doldur bir kadeh (Lutfî, 2006: 138)
Aşk sarhoşları çok nurludur, gönül dağları Tur olur, gönül cennet, can huri olur, ey saki bir
kadeh doldur!
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 87
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
Aşk sarhoşları, aşkın tecellisine mazhar olanların gönlü Tur dağı gibi olur. Neden Tur dağı?
Çünkü Hz. Musa orada ilahi hitaba mazhar olmuş, dağa tecellisine şahit olmuştur (A’raf, 7: 143).
Tecelli ile sâlik visale erer, gönlü cennet, canı huri olur. Sâlik bu güzelliği kaybetmemek için,
mürşidinden daha çok tesbih ve zikir ister.
e. Hayret:
Tasavvuf terimi olarak hayretin, kalbe gelen bir tecelli (varit) sebebiyle sâlikin düşünemez
ve muhakeme edemez hale gelmesi olduğu söylenir:
Esîr-i dâm-ı firkatdir gönül derbend-i hayretde
Alur dil bû-yı zülfünden seherlerde sabâlardan (Lutfî, 2006: 372)
Gönül hayret geçidinde ayrılık tuzağının esiridir. Gönül seher vakitlerinde saba yellerinden
(sevgilinin) saçının kokusunu alır.
Sâliki ruhî yolculuğunda türlü aşamalar, geçitler ve tehlikeler bekler. Kemalat yolunda
ilerledikçe zevki artar, daha ilerisini düşünür. Kimi zaman da gelmiş olduğu makamı yanılarak en
son mertebe zanneder, takılır kalır. Hayret bu durumlardan biridir. Sâlik, kalbe gelen varitle
şaşkınlığa düşer, ne yapacağını şaşırır. İşte bu durumlarda imdadına mürşid-i kâmil yetişir. Hayret,
henüz visale ermeyen, yani seyr ü sülûkü tamamlamayan sâlikin durumudur.
f. Nur:
Muhabbetullah, gönlün nur kaynağıdır:
Hakk’ı seven merd-i şîr
Kalbi olur müstenîr
Allah ola dest-gîr
Bayram o bayram olur (Lutfî, 2006: 167)
Allah’ı seven yiğit aslanın kalbi nurlanır. Allah onun elinden tutarsa bayram o bayram olur.
İnsan dünyaya Rabb’ini tanımak ve ona ibadet etmek üzere sınanmak için gönderilmiştir.
Her insanın kalbine Allah’ı sevme özelliği yerleştirilmiştir. Bazen kişi mecazla sınanır, yolunu
kaybeder. Şayet insan yolundan şaşmaz, gönlünü muhabbetullahla doldurursa kalbi nurlanır,
aydınlanır; Allah da böyle kişinin elinden tutar, selamet sahiline çıkarır.
g. Ȃşüftelik:
Gönül çılgınca seven bir âşıktır:
Âşüfte perîşân yürüyorsun yine ey dil
Geysûları gül-bâr sabâ-bâzı mı gördün (Lutfî, 2006: 433)
Ey gönül! Yine çılgınca perişan yürüyorsun, yoksa (sevgilinin)saba yeli ile oynaşıp gül
yağdıran saçlarını mı gördün?
Lutfî’nin perişaniyeti birtakım mânevî varitlerden olmalı; belki de saçları rüzgârla oynaşan
güzeli gönül gözüne görünmüş, ya da haberleri gelmiştir. Daha doğrusu, hiç kimsenin ulaşamadığı
gaybi hüviyetten birtakım tecellilerle kendinden geçmiş gibidir.
88 Mahmut KAPLAN
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
h. Dîvânelik:
Mecnun, deli, meczup kelimesi Alvarlı Efe’nin şiirlerinde, diğer şairlerde olduğu gibi, gönül
sıfatı olarak kullanılılır:
Çarpar dil-i dîvânesini âteş-gedeler
Dest-gîr ola âşıkına kâmet-i bâlâ (Lutfî, 2006: 101)
Ey uzun boylu! Deli gönlünü ateşgedeler çarpar (bu sebeple) o âşıkının elinden tutsun.
Eğer, sevgili âşıkın elinden tutmazsa ateşlerde yanması önlenemez. Sâlik, seyr ü sülûkta
yardım almazsa her an tehlikelere uğrayıp mânevî hayatını ateşe atmakla karşı karşıya kalabilir.
Mecnun teşbihine şiirde sık başvurulduğu görülür. Şairler, kendilerini Mecnun ile karşılaştırarak
aşklarının büyüklüğünü anlatmaya çalışırlar. Mecnun, nihai noktada Leyla mecazından hakikate
ulaştığı, Mevla’yı bulduğu için mutasavvıf şairler de kendilerini ona benzetirler:
Gezer sahrâ-yı Leylâ’da olur Mecnûn-veş sermest
Sabâ-veş kû-yı dildâre dil-i dîvanemiz vardır (Lutfî, 2006: 201)
Gönlümüz Leyla çölünde Mecnun gibi mest gezer. Sevgilinin semtine (esen) saba yeli gibi
deli gönlümüz vardır.
Onu divane gibi gezdiren Leyla’nın aşkıdır. Onun olmadığı her yer çöldür. Tasavvuf
açısından baktığımızda sâlik, daima zikirle meşgul olduğu için her an Mevla’nın huzurundadır.
Sevgilinin semtinde dolaşan veya oraya yönelen divane/âşık gönül ifadeleri bu bakımdan dikkat
çekicidir.
II. Menfi Haller:
a. Hastalık:
Maddi bünyeye, uygun olmayan gıdalar ya da arazlar musallat olunca sağlığını nasıl
kaybederse gönül de fıtri gıdalar dışında beslenirse mânevî hasta olur. Tasavvufta ise seyr ü sülūkta
geri kalan hasta kabul edilir. (Uludağ, 2001: 159) Gönül, asıl vatanına ve sevgiliye duyduğu iştiyak
ve özlemden dolayı da hasta olur:
Yâr-i dîdâr ister bu hasta gönlüm
Rahm eyle serverim rûh-ı revâne
Râhat-ı zemânda peyveste gönlüm
Rencûr elbet bakar âb-ı hayvâne (Lutfî, 2006: 493)
Bu hasta gönlüm sevgiliyi görmek ister. Başta gelenim/başımın tacı bu çıkmakta olan
ruhuma acı, merhamet et. Bağlı gönlüm rahat zamanında sıkıntıda (olduğundan) elbette ab-ı hayata
bakar.
Allah’a ulaştıran en kısa, en selametli yol, Hz. Muhammed (A.S)’in sünnetidir. Lutfî Efendi
sevgilinin cemalini görmek isteyen gönlüne “serverim” diye hitap ettiği sevgili Peygamber’inden
yardım ister.
b. Gam/derd:
Gam, tasa, kaygı, keder anlamına gelip dertle doğrudan ilgili bir kelimedir. Gam yiyen insan
kederlidir, üzüntülüdür, dertlidir:
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 89
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
Mihr-i ma’nâ matla’-i dilden doğar âşıklara
Vahdet âlemindeki gam-hâre söyler söylese (Lutfî, 2006: 445)
Mânâ güneşi âşıklara gönülden doğar. Vahdet âlemindeki gam çeken söylerse söyler.
Tasavvuf şiirinde gönle gelen ilham önemlidir. Sâlikin, mücahedatına göre kalbine türlü
mânâlar gelir. Gönül, mânâ güneşinin doğduğu yerdir. Sâlikin kalbi, masivadan arınması oranında
bu mânâ doğumlarına mazhar olur. Kalbe gelen mânâlar ulu orta serrişte edilmez, ortaya saçılmaz.
Bir istisnadan bahsediyor Efe Hazretleri: Vahdet âlemindeki “gamhâre” diyor ağzından kaçırabilir.
İçindeki gamın tazyikine dayanamaz sırları ifşa ediverir.
Âşıkın önemli vasıflarından biri aşüfteliktir. Çılgınca seven, delirircesine seven, çıldırmış
gibi mânâlarına gelen bu sıfat âşıkın ahvalini çok güzel yansıtan bir kelimedir:
Derdlere devâ rûha gıdâ kalbe şifâdır
Âşüftelerin hâlini bir kerre suâl et (Lutfî, 2006: 127)
Çılgın âşıkların halini bir kerre sor; (bu) dertlere deva, ruha gıda, kalbe şifadır.
Aşkından delirme durumuna gelen bu garibanların halini sormak dertlere ilaç, ruh için gıda,
kalp için şifa sebebidir. Hasta halini sormak, islâm dininde çok önemli ve sevabı büyük olan
amellerdendir.
c. Gurbet:
Tasavvufa göre, “insanın asıl vatanı ruhlar âlemidir. İnsan buraya geçici olarak, misafir
olarak gelmiş; bu âlemde gariptir; daima asıl vatanı olan melekut ve ruhaniler âlemini özlemektedir.”
(Uludağ, 2001: 148)
Hazer kıl kırma kalbin kimsenin cânını incitme
Esîr-i gurbet ü nâlân olan insânı incitme
Târik-i aşkda bî-çâre-i hicrânı incitme
Sabır kıl her belâya hâne-i Rahmân’ı incitme
Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zî-şânı incitme (Lutfî, 2006: 509)
Sakın kimsenin kalbini kırma, canını incitme! Gurbet esiri ve inleyen insanı incitme! Aşk
yolunda(ki) ayrılık zavallısını, çaresizini incitme! Belaya sabr et, Rahman’ın evini incitme! Özet
olarak eğer insan isen felekte bir canı incitme! Günah işleme, âlemin medar-ı iftiharı olan şanlı Hz.
Peygamber’i incitme!
Gurbet, Türk şiirinin başta gelen temalarından biri olarak divan ve şiir kitaplarında geniş yer
tutar. Sevgiliden, sevdiklerinden ve vatanından uzak düşen şâirin içli duygularla dile getirdiği gurbet
ve gurbetteki insanın trajedisi tasavvufi eserlerde farklı bir boyut kazanır. İlahi âlemden dünyaya
gönderilen ve vücut denen maddi bir kafese hapsedilen ruh, geldiği diyara ve ayrıldığı ezel ve ebed
sultanına derin bir iştiyak ve özlem duyar.
V. Gönlün afetleri:
a. Gönül yıkmak:
Tasavvufta gönül yıkmak en büyük günahlardan addedilir, zira gönül Tanrı evidir; onu yıkan
Allah’a savaş ilan etmiş olur:
90 Mahmut KAPLAN
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
Yıkar bir demde bin gönlün eder vîrân emân vermez
Düşüp yüz üstüne Lutfî amân Allah’ım imdâd et (Lutfî, 2006: 122)
Aman Allahım sen yardım et! Lutfî yüz üstüne düşüp bir anda aman vermeden bin gönlü
yıkar.
Lutfî, bir tür nefis muhasebesi yaptığı bu beyitle aslında herkese bir ders vermektedir.
Allah’tan gönül kırıcı kimselerden olmamayı diler. Oysa bir anda bin gönlü viran etmektedir. Aslında
bu şâirin zatından çok çevresine vermek istediği bir derstir.
b. Gaflet:
Şâirler, hassas olduklarından toplumsal arızalardan çok fazla etkilenirler. Hele söz konusu
arıza, dîne gelen musibet ise ıstırapları daha da artar:
Eyvâh İslâm bugün bozuldu gitti
Tarîk-i dalâle düzüldü gitti
Îman irfân ise süzüldü gitti
Dem-i gaflet kalbte incimâd eder (Lutfî, 2006: 155)
Eyvah! Bu gün müslümanlık bozuldu, gitti. Sapkınlık yoluna düzüldü gitti. İman ve
irfan ise (bu arada) süzüldü gitti. Gaflet zamanı gönülde donar.
Asr-ı saadetten sonra gelen bütün âlim ve ârifler dînin özünden uzaklaşmalar olduğundan
yakınmışlardır. Yukarıdaki mısralarda bu yakınmanın yansımaları vardır. Şâir, İslâm bozulmuş
derken, dinin kendisini kast etmiyor; insanların kalp ve vicdanlarındaki İslâmın bozulmasından söz
ediyor. İman çıkınca kalpte gaflet katılaşıp yerleşiyor. Bu katılaşma sonunda kişi dostu düşmanı
ayırt edemez hale gelir:
Yâri kim agyâri kim fark etmez ise bir gönül
Gafletinden zann eder ki dostu düşmândır bana (Lutfî, 2006: 97)
Bir gönül, dostu kim, düşmanı kim ayırt etmezse gafletinden dostunu düşman zanneder.
Dostu düşmanı birbirinden ayırt edemeyen gönül düşmanı dost bilir, helakete yuvarlanır,
maddi mânevî hayatını perişan eder.
c. Dünyaya gönül vermek:
Dünya sevgisi bütün hataların kaynağı kabul edilir. İnsanlara süslü görünen dünya,
cazibesiyle onları çekerek Allah’tan uzaklaştırır; yoldan çıkarıp şeytanın tuzağına düşürür. Dünyaya
en kolay kapılanlar cehaletle malul olanlardır:
Cühelâ sohbeti semdir ki dünyâya gönül vermiş
Olan bulmaz felâhı sevdiği şey mâsivâlardır (Lutfî, 2006: 198)
Dünyaya gönül vermiş cahillerin sohbeti zehirdir, sevdiği şey masiva olan kurtuluş bulmaz.
Yukarıdaki beyit iki açıdan dikkat çekicidir. Başta cahillerle sohbetin tehlikesine işaret
edilmiş; onların dünyaya gönül verdikleri hatırlatılmıştır. Böyle insanlarla sohbet öldürücü zehir
tesiri yaptığı ikazı yapılmıştır. İkinci husus, bu tip insanların felah/ kurtuluşa eremeyecekleridir.
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 91
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
VI. O’na varmak:
İnsanoğlu dünyaya imtihan edilmek üzere gönderilmiştir. Bütün çabası nefsin ve şeytanın
önüne çıkardığı engelleri aşarak Allah’a ulaşmaktır. Allah, şeytan avanelerine karşı insanoğlunu
yalnız bırakmamış, peygamberler ve onların varisi olan alimlerle yollarını aydınlatmıştır. İnsanları
Allah’a götüren yollar insanların sayısı kadar olsa da onlara kılavuzluk edecek kâmil mürşitlere her
zaman ve zeminde ihtiyaç vardır. Kimi bunu ilmi eserlerle, kimi sohbetlerle, tarikat adı verilen gönül
yollarıyla sağlamaya çalışır. Lutfî Efendi bu büyük ırmağın kollarından biri olarak insanları O’na
gitme yolunda irşad ederek yardımcı olmayı gaye-i hayat eden bir fazıl insandır.
a. Gönül ve cömertlik:
Cömertlik, insanı insan eden; ona toplumsal varlık olarak değer katan bir haslet olup nasihatnâmelerde üzerinde önemle durulan bir husustur. Aşağıdaki mısralarda gönül ve cömertlik ilişkisine
dikkat çekilmektedir:
Misâfirin kâlemleri kesilse
O evden bereket ref’ olur elbet
Gönülde sehâvet gülleri solsa
Hurmet-i ahbâba kalır mı himmet (Lutfî, 2006: 136)
Bir evden eğer misafir kesilse bereket kalkar. Gönülde cömertlik gülleri solsa dostlara
hürmeti, himmeti/yardımı kalır mı?
Hidayeti kalpte devamlı hale getiren dört önemli haslet şöyle sıralanmıştır:
Sehâvet şecâat gayret tevekkül
Hidâyeti kalbte mihmân ederler (Lutfî, 2006: 165)
Cömertlik, yiğitlik, gayret (ve) tevekkül, kalpte hidayeti konuk ederler.
b. Can Yusufu:
Hz. Yusuf, klasik edebiyatımızda güzellik ve iffet sembolüdür. Tasavvuf şiirinde de aynı
anlayışın bulunduğunu söylemek mümkün. Mutasavvıf şâirler gönül Yusuf ilişkisine sık atıfta
bulunurlar:
Mısr-ı manâda Yûsuf-ı câne âşıktır gönül
Yusuf olmazsa bu âlem ayn-i zindandır bana (Lutfî, 2006: 97)
Gönül mânâ şehrinde can Yusuf’una âşıktır. Yusuf olmazsa bu dünya bana zindanın ta
kendisidir.
Mânâ bir şehir ya da Mısır ülkesidir. Gönül bu ülkede can Yusuf’una âşıktır. Can olmazsa
hayat olmaz; Lutfî bunu Yusuf olmazsa bana dünya zindan olur, diyerek ifade ediyor. Can olmazsa
ölüm vuku bulur, kişi dünya zindanından ahirete intikal eder.
c. Gönüldeki misafir:
Lutfî Efendi’nin şiirlerinde çok önemli bir yeri olan gönül, asıl itibariyle muhabbetullaha
mesken olması açısından dikkat çekmektedir. Şâir, tecelli ile muhabbetullahın gönle misafir
olduğunu söyler:
92 Mahmut KAPLAN
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
Açılur bâb-ı tecellâ neşrolur nûr-ı hüdâ
Dillere feyz-i muhabbet-i Hudâ mihmân olur (Lutfî, 2006: 199)
Tecelli kapısı açılır, hidayet nuru yayılır; gönüllere Allah aşkının feyzi misafir olur.
Tecelli ile nur arasında doğrudan bir ilişki vardır; zira tecelli gönle ilahi nurun doğmasıdır.
Tecelliye mazhar olmak, kalpte muhabbetullah olmasına bağlıdır. Bu muhabbetin bereketiyle sâlik
iç huzuruna kavuşur her zaman kendisi ve etrafındakilerle barışık yaşar.
d. Vuslat:
Kavuşma anlamına gelen bu kelime bütün şâirlerin mısralarında özlemlerinin sultanı olarak
yerini alır. Tasavvufta vuslat, kemale erme, seyr ü sülûkü tamamlama anlamında kullanılır.
Sevgiliden uzak olan âşık, kavuşma arzusuyla yanar, yakılır; acı çeker:
Lutfîyâ mey-kede-i dilden füyûzât neşr olur
Bezm-i vuslat âleminde şâdümân eyler gönül (Lutfî, 2006: 326)
Ey Lutfî! Gönül meyhanesinden feyizler neşr olur, kavuşma meclisinin âleminde gönül sevinç
gösterileri yapar.
Mutasavvıfların, tarikat ehlinin vuslat mekânı, anı, zamanı tevhid ve zikir halkalarıdır. Sâlik
bu halkalarda zikrin zevkine varır, mürşidin nezaretinde ruhanî yolculuğunu tamamlar, bir mânâda
visale erer. Gönül içinde ilahi aşk şarabı olan bir meyhanedir. Bu aşkın feyziyle sevinir, türlü
tecellilere mazhar olarak yakini ziyadeleşir. Sâlik gönlüme aşk denizinden bir damla dökülse diye
çırpınır durur:
Deryâ-yı muhabbetden bir katre düşe dilde
O nûr-i hidâyetden bir zerre ola elde (Lutfî, 2006: 464)
(Keşke) aşk denizinden gönle bir damla düşse, o hidayet nurundan elde bir zerre olsa.
İlahi aşkın, bekâya müteveccih olduğundan bir katresi deryalardan artıktır. Gönül için bu
deryadan bir damlaya sahip olmak dünya ve içindekilerden daha değerlidir. Bu katreyi elde etmek
için irfan nuru ile donanması gerekir.
Sonuç
Muhammed Lutfî, gönülden ne anladığını, daha doğrusu ne anlaşılması gerektiğini ayrıntıları
ile şiir dilinin elverdiği oranda mısralara dökmüş, gönlün hallerini, seyr ü sülûktaki aşamalarını
anlatırken saf ve berrak bir üslupla anlatarak sâliklere yol göstermiştir. Gönlü türlü varlıklara teşbih
ederek tasavvufî düşüncelerini ifade etmiştir. Gönlü tanımlarken “mekteb-i irfan” ve “kapıcı” teşbihi
yapması son derece dikkat çekicidir. Gönülle ilgili diğer teşbihler ayna, gülşen, gülzar, ev, virane,
hazine, derya, murg gibi tasavvuf şiirinin ortak anlayışının neticesi olarak değerlendirilebilir.
Gönlün masiva kirlerinden arıtılması, tecelliye mazhar olabilecek hale gelmesi konusunda
şairin vurguladığı hususlar başta Allah korkusu, ihlas ve zikir olarak ifadesini bulmuştur. Alvarlı’ya
göre Allah korkusu bulunan bir gönül ihlası elde eder; zikir, ibadet ve gözyaşlarıyla ağlayıp
yakararak tecelliye hazır hale gelir.
Gönül değişken bir özelliktedir. Bu durumu göz önüne alan Alvarlı gönül hallerini, feyiz,
tecelli, fena, mestlik, nuraniyet, divanelik olarak tespit etmiş, ayrıca seyr ü sülûk boyunca geçirdiği
türlü manevi sıkıntılarını da hastalık, gurbet kelimeleri ile dile getirmiştir. Lutfî Efendi’ye göre
gönül, iç yolculuğu boyunca halden hale girerek kemâle erer. Alvarlı’nın sâlikleri sakındırdığı en
Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair 93
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
önemli hususlardan biri de gönül afetleridir. Gönül yıkmak, gaflet, dünya sevgisi kaçınılması gereken
hastalıklar olarak öne çıkar.
Gönül, manevî yolculuğunu ifade edilen şart ve tavsiyelere uyarak sürdürür ve başarıya
ulaşırsa visale kavuşur. Mutasavvıfların, tarikat ehlinin vuslat mekânı, anı, zamanı tevhid ve zikir
halkalarıdır. Tasavvuf yolcusu buralarda Allah’ı zikretmenin zevkine varır, mürşidin gözetimi
altında ruhanî terbiyesini tamamlar, visale erer.
Alvarlı Efe Muhammed Lutfî, tasavvuf şiiri geleneği içinde gönül denen muammayı türlü
yönleri ile anlatmış, kendi iç yolculuğunu kitap ve sünnetin dışına çıkmadan, taşkın ve yanlış
anlaşılmaya elverişli ifadelere yer vermeden dile getirmiştir. Şairin divanında merkez kavram
gönüldür. Gönül, ilahî tecellinin makes bulduğu yer olarak önem arz eder. Alvarlı, kendinden önce
ki şairlerin oluşturduğu zengin gelenek içinde duygu ve düşüncelerini açık, anlaşılır bir dil ile ifade
etmiş, tasavvufî şiir geleneğini sürdürmekle tasavvuf edebiyatımıza önemli katkılarda bulunmuştur.
KAYNAKÇA
AKYÜZ, Kenan vd. (1990), Fuzulî Dîvânı, Ankara: Akçağ Yayınları.
AYVERDİ, İlhan, (2008), Misalli Büyük Türkçe Sözlük, C.1. İstanbul.
BÜYÜKYILDIRIM, Ayşe (2009), Âşık Paşa’nın Garîb-Nâme’sinde İnsan Bedeniyle İlgili Benzetmeler”
TURKISH STUDIES -İnternational Periodical For The Languges, Literature and History of
Turkish or Turkic- Volume 4/2 Winter 2009, ISSN: 1308-2140 www.turkishstudies.net DOI
Number: http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.626 p.165-187.
CEBECİOĞLU, Ethem, (2009), Tasavvuf Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, İstanbul: Ağaç Yayınları
ÇAĞBAYIR, Yaşar, (2007), Ötüken Türkçe Sözlük, C.2, İstanbul.
ÇAKMAKLIOĞLU, Mustafa, (2013),“Hâce Muhammed Lütfî’nin (Alvarlı Efe) Şiirlerinde Cemâl
Müşahedesinin Yansımaları”, Gaziosmanpaşa Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal
Bilimler Araştırmaları Dergisi, I,Tokat.
ÇELEBİOĞLU, Amil (1998), Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları, İstanbul: MEB.
ÇETİNDAĞ,Yusuf, (2009), Ayna Kitabı, İstanbul: Kitabevi Yayınları.
DAŞDEMİR, Özkan,(2013) “Yunus Emre Ve Hâce Muhammed Lutfî’nin İki Şiiri Üzerinde
Karşılaştırmalı Bir İnceleme”, TURKISH STUDIES -İnternational Periodical For The
Languges, Literature and History of Turkish or Turkic- Volume 8/13 Fall 2013, ISSN: 1308-2140
www.turkishstudies.net DOI Number:
http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.5711 p.729-738.
Diyanet İşleri Başkanlığı Resmî Sitesi: http://kuran.diyanet.gov.tr/Kuran.aspx#7:143 (E.T:
04.06.2015)
FARSAKOĞLU, Ayşe, (2010), “Hâce Muhammed Lutfî Efendi’nin Şiirlerinde İnsan-ı Kâmil”,
Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi The Journal of International Social Research
Volume: 3 Issue: 15.
GÜZEL, Abdurrahman (2009), Dinî Tasavvufî Türk Edebiyatı El Kitabı, Ankara: Akçağ Yayınları
HÂCE MUHAMMED LUTFÎ, (2006), Hulâsatü’l- Hakâyık ve Mektûbât-ı Hâce Muhammed Lutfî,
İstanbul.
KAPLAN, Mahmut, (2013), “Eşrefoğlu Rûmî’nin Gönül Miracı: Adı Aşk”, TURKISH STUDIES -
İnternational Periodical For The Languges, Literature and History of Turkish or Turkic- Volume
94 Mahmut KAPLAN
Turkish Studies
International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015
8/13 Fall 2013, ISSN: 1308-2140 www.turkishstudies.net DOI Number:
http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.6019 p.113-137.
KARA, Mustafa, (1998) , Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi, İstanbul: Dergâh Yayınları.
KÂŞÂNÎ, Abdurrezzâk, (2004), Tasavvuf Sözlüğü, İstanbul.
Kemal Yavuz, (2000), Áşık Paşa, Garib-nâme, C.I, İstanbul: TDK Yay.
KÜLEKÇİ, Numan-KARABEY, Turgut, (1997), Dîvân Erzurumlu İbrahim Hakkı, Erzurum: Atatürk
Üniversitesi Yayınları.
MEVLÂNÂ, (2011) Mesnevî, (Çev: Veled Çelebi (İzbudak)) C.I-II-III-V, İstanbul: Doğan Kitap.
OKUDAN, Rifat (2012),“Hacı Bayrâm Velî’nin Şiirinde Şehir Metaforu”, Süleyman Demirel
Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2012/2, S.16.
PALA, İskender, (2004), Ansiklopedik Divan Şiiri Sözlüğü, İstanbul: Kapı Yayınları.
SEFERCİOĞLU, M.Nejat, (2001), Nev’î Divanı Tahlili, Ankara: Akçağ Yayınları.
SUAD EL-HAKÎM, (2005), İbnü’l-Arabî Sözlüğü, (Çev. Ekrem Demirli), İstanbul: Kabalcı
Yayınları.
ŞÜKUN, Ziya, (1996), Farsça-Türkçe Lugat Gencine-i Güftar Ferheng-i Ziya, C.II, İstanbul: MEB.
TATCI, Mustafa, (1990), Yunus Emre Dîvânı, Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.
TAVUKÇU, Orhan Kemal (2004), “Aziz Mahmud Hüdâyî’nin Edebî Kişiliği”, Üsküdar Sempozyumu
I, İstanbul.
TAVUKÇU,Orhan Kemal, Dede Ömer Rûşenî, Hayatı, Eserleri, Edebî Kişiliği ve Divanı’nın Tenkitli
Metni, http://ekitap.kulturturizm.gov.tr/Eklenti/10601,dede-omer-rusenipdf.pdf?0, (E.T:
04.06.2015)
TOLASA, Harun, (1973), Ahmet Paşa’nın Şiir Dünyası, Ankara: Atatürk Üniv.Yayınları.
TOPALOĞLU, Bekir-ÇELEBİ, İlyas, (2010), Kelâm Terimleri Sözlüğü, İstanbul: İsam Yayınları.
UÇAK, Salih (2012), “Mevlânâ’nın Rubâîlerinde “Gönül” İstiaresi”, TURKISH STUDIES -İnternational
Periodical For The Languges, Literature and History of Turkish or Turkic- Volume 7/3 Summer
2012, ISSN: 1308-2140 www.turkishstudies.net DOI Number:
http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.3287 p.2481-2490.
ULUDAĞ, Süleyman, (2001), Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul: Kabalcı Yayınları.
YAVUZ, Kemal, (2000), Áşık Paşa, Garib-nâme, C.I, İstanbul.
YAVUZER, Hayati, (2008), Kemâl Ümmî Dîvânı (İnceleme-Metin), Bolu: Abant İzzet Baysal
Üniv.Yayınları.
YILMAZ, H.Kâmil, (1999) Azîz Mahmûd Hüdâyî ve Celvetiyye Tarîkatı, İstanbul.
http://hudayi.org/images/download/AZIZ_MAHMUD_HUDAYI.pdf 2015.
ZAVOTÇU, Gencay, (2006), Divan Edebiyatı Kişiler-Kişilikler Sözlüğü, Aydın Kitabevi, Ankara.
Citation Information/Kaynakça Bilgisi
KAPLAN, M., Alvarlı Efe Muhammed Lütfi Divanı’nda Gönüle Dair, Turkish Studies -
International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic
Volume 10/8 Spring 2015, p. 69-94, ISSN: 1308-2140, www.turkishstudies.net, DOI
Number: http://dx.doi.org/10.7827/TurkishStudies.8278, ANKARA-TURKEY

25 Aralık 2019 - Kültür & Sanat


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gurbetteki Erzurum Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gurbetteki Erzurum hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Gurbetteki Erzurum, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (216) 492 36 36
Reklam bilgi