ŞEHADET ve ŞEHİD

İslâm âlimleri, şehadet (şehitlik) makamına ulaşan Müslüman’ı ‘şehid’ olarak isimlendirmenin sebebi hakkında farklı açıklamalar getirmişlerdir. Bu konuda El-Ezherî şöyle demiştir: ‘Çünkü Allah (c.c.) ve Rasûlü (s.a.s.), o kimsenin cennette olduğuna şahid olurlar.’ Nadr bin Şumeyl ise şöyle demiştir: ‘Yaşayan şehid. Bu böyle isimlendirilmiştir. Çünkü onlar Rab’leri katında diridirler.’ Denilmiştir ki: Çünkü rahmet melekleri (onun cennete gideceğini) görür ve ruhunu kabz ederler. Bir başka rivayette ise şöyle zikredilmiştir: Çünkü o (kıyamet gününde geçmiş) ümmetleri müşahede eden kimselerdendir. İmam Nevevî ise şu sözleri rivayet eder:
1- Çünkü onun lehinde imanlı olduğuna ve açıkça bu halini sona erdirdiğine şahitlik edilir.
2- Çünkü onun ölümüne kendi kanı ‘şahid’ olur. Çünkü o kıyamet günü   yarasından kan aktığı halde dirilir.
3- Çünkü onun ruhu Daru’s-Selâm’ı görür, başkalarının ruhu ise kıyamet gününün dışında kesinlikle Daru’s-Selâm’ı göremez.

Hanefî mezhebine göre şehidin tanımı şöyle yapılır:
‘Şehid, Müslüman, mükellef, temiz kimsenin, zulüm olarak, bir tarafı kesilerek ya da yaralanarak ‘mürtes’ olmadan ölmesi ve ölümünün karşılığı tazminat ödenmemesi halinde kendisine verilen sıfattır.’ [1]

 

Kasânî ise Bedaî isimli esirinde şehidin yıkanmaması ile ilgili altı şart zikretmiştir:

l- Akil olmak,

2- Baliğ olmak,

3- Yaralanmış bir şekilde zulmen öldürülmek,     

4- Öldürülmesinin karşılığında (düşman tarafından) tazminat ödenmemek,

5- Hades-i ekber’den temiz olmak (yani önceden gusül abdesti almış olmak),

6- Mürtes olmamak.

Şafiî mezhebine göre şehidin tanımı şöyle yapılmıştır:
‘Yıkanmayan ve cenaze namazı kılınmayan şehid; kâfirlerle savaşırken kendisini kâfir de öldürse, hata ile bir Müslüman’ın silahı kendisine isabet etmiş de olsa, kendine kendi silahı isabet etse, atından düşüp ölse veya Müslümanların ya da kâfirlerin binek hayvanların tarafından ezilse, Müslüman’ın mı kâfirin mi attığı bilinmeyen bir ok (mermi) kendisine isabet etse, savaş yerinde ölü olarak bulunan ve ölüm sebebi bilinmeyen bir kimse ister üzerinde kan izi bulunsun ister bulunmasın, ya da ister vurulduğu anda ölsün ister yaralandıktan bir müddet sonra savaş esnasında ölsün, isterse yaralandıktan sonra yesin, içsin, vasiyet etsin (yazsın) ya da bunlardan hiç birini yapmasın, bu gibi kimseler şehittirler ve ne yıkanır ne de cenaze namazları kılınır.’

 

Cihadın faziletinden bahsederken, Kur’an-ı Kerim bize en parlak ifadelerle şu manaları verir:

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Dünya hayatını âhiret hayatı karşısında satanlar Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” [2]

 

“Allah müminlerden mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır; Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu Allah’ın üzerine bir borçtur. Gerek Tevrat’ta, gerek İncil’de, gerek Kur’an’da (Allah, yolunda çarpışanlara cennet vereceğini vaad etmiştir.) Allah’tan daha çok ahdini yerine getiren kim olabilir? O halde onunla yaptığınız bu alış-verişinizden ötürü sevinin! Gerçekten de büyük başarı işte budur.” [3]

 

“Ey inananlar! Size, sizi acı azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi? Allah ve Rasûlüne inanırsınız, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda savaşırsınız. Eğer bilirseniz sizin için en iyisi budur. (Böyle yaparsanız, Allah sizin günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından ırmaklar akan cennetlere, Adn cennetlerinde hoş konutlara koyar. İşte büyük kurtuluş budur. Seveceğiniz bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih… Müminleri müjdele!” [4]

 

Bu ayetler, dünya ve ahirette cihadın faziletine açıkça işaret etmektedir. Bazı müfessirlerden bu ayetlerle ilgili olarak kısa alıntılar almamızda yarar vardır. Birinci ayetle ilgili olarak müfessirler şöyle derler:

 

‘Kur’an-ı Kerim, insanları, ebedî (baki) ile geçici (fani) olanı değişmeye teşvik etmektedir. Ayet-i Kerime, mücahide (cihat edene) ya şehit oluncaya veya din zafer ve galibiyet elde edinceye kadar savaş meydanında kararlı bir şekilde savaşmasını uyarmaktadır.’

 

İkinci ayetle ilgili olarak da müfessirler şöyle açıklama yapıyorlar:

‘Ayet, Müminlerin Allah yolunda mal ve canlarını feda etmelerinden dolayı Allah (c.c.)’ın onlara bağışladığı büyük mükâfatı ki, o cennettir örnek vermektedir. Yine ayet-i kerime, bu mükâfatın Allah Teâlâ’nın bir vaadi olduğunu, Allah (c.c.)’tan daha çok ahdini yerine getirecek kimsenin olmadığını pekiştirmektedir. Nihayet ayet, bu kazançlı sözleşmenin sonucunda gelecek olan büyük başarıyı müjdeleyerek sona ermektedir.’

 

Saff suresinden naklettiğimiz ayetlerde aynı manalar ve cihat edenler için hazırlanmış olan sonsuz mükâfat tekrar edilmektedir. Fakat bu ayetlerde yeni bir mana daha eklenmektedir ki bu, insanlara sevimli gelecek, peşin ve başka bir nimettir. Şüphesiz olarak o da dünyada zafer, güvenlik ve barıştır. Gerçekten bunda insanlara büyük bir müjde vardır.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in cihadın faziletin bahseden hadisleri büyük bir yekûn teşkil etmektedir. Bunlardan bazılarını aşağıya alıyoruz:

 

“Allah yolunda bir sabah ve bir akşam (cihat etmek) dünyadan ve içindekilerden daha hayırlıdır.” [5]

 

“Kimin Allah yolunda ayakları tozlanırsa, Allah (c.c.) onun bedenine ateşi haram kılar.” [6]

 

“Kim Allah yolunda deve sağımı kadar savaşırsa, cennet ona vacip olur.” [7]

 

“Şüphesiz cennetin kapıları, kılıçların gölgeleri altındadır.” [8]

 

“Allah yolunda bir gün nöbet beklemek güneşin üzerine doğduğu her şeyden hayırlıdır. Kulun Allah yolunda çıktığı bir yürüyüş, dünya ve içindekilerden hayırlıdır.” [9]

 

“Kim Allah yolunda savaşırsa, ona cennet vacip olur. Kim Allah yolunda yaralanır veya öldürülürse, kıyamet gününde onun yarasının rengi zaferan, kokusu da misk gibi olarak gelir.” [10]

 

“Kim Allah yolunda savaşa (gitmek üzere) bir askeri donatırsa, o askerin aldığı sevabın aynısını alır. O askerin sevabından hiçbir şey de eksilmez.” [11]

 

“Bir gün ve bir gece (Allah yolunda) nöbet tutmak, bir ay (nafile) oruç tutup namaz kılmaktan hayırlıdır. Kim Allah yolunda ölürse, yapmakta olduğu işin sevabını (yapmış gibi) alır.” [12]

 

“İki göze cehennem ateşi dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda nöbet bekleyerek geceleyen göz.” [13]

 

Ahmed b. Hanbel’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

‘Farzlardan sonra (Allah yolunda) cihattan daha faziletli bir amel bilmiyorum. Şüphesiz cihadın, farzlardan sonra en faziletli amel olmasına şaşmamak gerekir. Çünkü o, insanın sahip olduğu en kıymetli şeyi yani canını feda etmeye hazırlanmasıdır. Ayrıca bütün iyi ameller, düşmandan kurtulmak ve vatanı korumakla mümkün ve tamam olur. Cihat, toplumu koruyan ihata duvarının beklenmesi ve korunmasıdır. Bu sur yıkılırsa her şey yıkılır. O zaman artık ne hayır işlerine giden bir yol, ne de iyiliğe doğru yöneliş kalır. Bütün bunların varlığı, cihada bağlıdır.’

 

Bize cihadın yerini ve farzlardan sonra ona denk hiçbir ibadetin olmadığını gösterecek bir tarihi hadise vardır. O da şudur:

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) bir keresinde bir ‘seriyye’ (küçük askerî birlik) hazırlamış ve başına da Abdullah b. Revaha (r.a.)’yı komutan tayin etmiş ve tayin ettiği yere kadar gitmelerini emretmişti. Günlerden Cuma idi. Abdullah (r.a.), kendi kendine, ‘Ben Cuma namazını Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte kılar ve arkadaşlarıma yolda yetişirim’ diye düşündü. Bu düşüncesini uyguladı ve arkadaşlarına yola koyulmalarını emredip, onlar hedefe varmadan kendilerine yetişeceğine dair söz verdi.

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) Cuma namazında Abdullah b. Revaha’yı arkadaşları olmaksızın gördü ve O’na sordu:

 

“Arkadaşlarınla birlikte gitmekten seni alıkoyan nedir?”

O şöyle cevap verdi:

- Cuma namazını sizinle kılıp sonra onlara yetişmek istedim.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Yeryüzünde olan şeyleri harcasan onların bir anlık yürüyüşünün sevabına ulaşamazsın.” [14]

 

Rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabından bir adam bir gün tatlı bir su pınarına uğradı; o pınar çok hoşuna gitti. Oraya yerleşip Allah (c.c.)’a ibadet etmek, insanlardan ayrı kalmak ve pınarın etrafındaki bitkilerden de yiyeceğini sağlamak istedi. Sonra kendi kendine şöyle dedi: Hz. Peygamber (s.a.v.)’den izin almadan bunu yapamam. Hz. Peygamber (s.a.v.) ona şöyle dedi:

 

“Yapma! Şüphesiz sizden birinin Allah yolunda cihat etmesi yetmiş yıllık (nafile) namazından daha hayırlıdır. Allah’ın sizi mağfiret edip cennete sokmasını istemez misiniz? Allah yolunda cihat edin. Kim Allah yolunda savaşırsa cennet ona vacip olur.”

 

İşte cihadın fazileti budur. Eğer cihat eden (mücahid) şehit olursa, şehitlikten daha fazla bahsedilmekte ve onun sevabı daha çok olmaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

 

“…Allah yolunda öldürülenler (yok mu, Allah) onların yaptıkları işleri zayi etmeyecektir. Onları hidayete iletecek ve durumlarını düzeltecektir. Ey inananlar! Eğer siz, Allah’a yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder. Ayaklarınızı sabit tutar.” [15]

 

“Eğer Allah yolunda öldürür veya ölürseniz, Allah’ın bağışlaması ve rahmeti, onların topladıkları (dünyalıkların)’dan daha iyidir.” [16]

 

“Rableri onlara karşılık verdi: ‘Ben sizden erkek, kadın, hiçbir çalışanın işini zayi etmeyeceğim. Her birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda işkence edilenler, vuruşanlar ve öldürülenler… Elbette onların kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağım. (Yaptıklarına) Allah katında bir karşılık olarak (bu nimetleri vereceğim). Karşılıkların en güzeli Allah katındadır.” [17]

 

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz anlayamazsınız.” [18]

 

“Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma; hayır, (onlar) diridirler, Rab’leri katında onlara rızık verilmektedirler. Allah’ın keremiyle kendilerine verdiklerinden sevinçli olarak, arkalarından henüz (şehit olup) kendine yetişemeyenlere de korku olmadığı, onların da üzüntüye uğramayacakları müjdesiyle sevinmektedirler. Allah’ın nimet ve keremiyle ve Allah’ın müminlerinin ecrini zayi etmeyeceği müjdesiyle sevinirler.” [19]

 

Böylece ayetler bu konuyu genişçe açıklayıp şehitlerin amellerinin kaybolup zayi olmayacağını, hedefine ulaşıp gayelerini gerçekleştireceğini açıkça ifade etmektedir. Yine, dünya nimetlerine meyledenlerin topladıkları mallardan, şehidin ulaştığı mertebenin daha hayırlı olduğunu ifade eden bu ayetler, öbür taraftan şehitlerin günahlarının affedileceğini ve sevaba nail olacaklarını vaat etmektedir. Son ayet, şehitlerin ölü olmayıp diri olduklarını, bu dünyadaki dirilere tamamen ya da kısmen verilmeyen nimetlerle mükâfatlandırıldıklarını açıklamaktadır:

 

Hz. Peygamber (s.a.v.) de şöyle buyurmaktadır:

“Kim kalpten (içten) gelen bir samimiyetle şehitliği isterse yatağında da ölse, Allah onu şehitler mertebesine ulaştırır.” [20]

 

Yine Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur:

“Cennete girdikten sonra şehitten başkası dünyaya dönmek istemez. Ama şehit, gördüğü ikramdan dolayı dünyaya dönüp yine öldürülmek ister.” [21]

 

İlk Müslümanlar, iki güzel neticeden birini elde etmek için cihada koşuyorlardı: Ya zafer, ya da şehitlik. Onların çoğu, şehitliği daha kıymetli ve daha faziletli görüyorlardı. Müslümanların şehitliği aşırı şekilde istemeleri öyle bir dereceye ulaşmıştı ki, bazıları Allah yolunda savaşıp öldürülmek için dua edip, sonra savaş meydanına atılıyorlardı. Tarih bize nakletmektedir ki, savaşlardan birinde Hz. Ömer (r.a.)’in kardeşi düştü ve şehit oldu. (Oğlu) Abdullah b. Ömer (r.a.) ise ölümden kurtuldu. Sonra Abdullah babası Hz. Ömer (r.a.)’e geldi ve şöyle dedi:

 

‘Kardeşin şehit olmayı istedi ve onu elde etti. Ben de çok istedim ama ona ulaşamadım.’

 

Uhud savaşı başlamadan az önce Abdullah b. Cahş (r.a.) ve Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.) karşılaştılar. Abdullah, Sa’d’a şöyle dedi:

- Gelmez misin ki Allah’a dua edelim? Sa’d da:

- Haydi, diye cevap verdi. Abdullah:

- Her birimiz duasında dileğini söylesin, diğerimiz de ‘Âmin!’ desin, dedi. Sa’d, bunu kabul etti ve bir kenara çekildiler. Önce Sa’d dua etti. Duasında şöyle dedi:

 

‘Ey Rabbim! Yarın düşmanla karşılaştığım zaman bana güçlü, kuvvetli, öfkesi şiddetli bir adam nasip et, Sen’in için onunla vuruşayım, o da benimle vuruşsun; neticede ben onu yeneyim!’

 

Sonra Abdullah şöyle dua etti:

‘Ey Allah’ım! Bana da güçlü, kuvvetli ve öfkesi şiddetli bir adam nasip et, Sen’in uğrunda ben onunla savaşayım, o da benimle savaşsın; neticede o beni öldürsün!’

 

İşte böyle Müslüman kişinin savaş alanında ölümden kurtuluşu, ona göre Allah yolunda şehit olmaktan daha değerli değildi.

 

“Allah müminlerden canlarını… satın aldı…” ayeti ile ilgili olmak üzere İslâm tarihi bize şöyle bir olay nakleder:

 

Bedir savaşında Umeyr b. El-Hammam (r.a.), Müslüman saflarında Kureyş’e karşı savaşıyordu. Bir ara karnı acıktı ve bir şeyler yemek için savaş meydanından ayrıldı. Çantasından açlığını bastırmak için hurma çıkardı. Onları yerken birisinin bu ayeti okuduğunu duydu. Bunun üzerine Umeyr (r.a.), Rabbine kavuşmaya, genişliği yer ve gökler kadar olan cennet nimetlerinden istifade etmeye isteklendi. Önünde duran hurmalara baktı ve:

 

‘Şu hurmalar beni Allah’a kavuşturmaktan nasıl alıkoyar? Onları yiyecek kadar sağ kalırsam şüphesiz bu uzun hayattır’ dedi ve hemen hurmaları attı, çabucak savaş meydanına gitti. Korkusuz kimseler gibi savaş meydanına daldı, bütün gayretini ortaya koydu ve büyük yararlıklar gösterdi. Neticede kılıcıyla birçok kişiyi öldürdükten sonra şehit oldu ve arzuladığı gibi Rabbine kavuştu.’[22] 

 

Abdullah b. Revaha (r.a.) hakkında rivayet edilen olay da bunun gibidir. Abdullah b. Revaha, Mute savaşında benzeri az görülen bir kahramanlıkla savaştı. Sonra acıktı. Açlığını giderecek bir şey aramak için ayrıldı. Bu esnada O’na birisi bir parça et verdi ve şöyle dedi:

 

‘Bununla belini doğrult. Çünkü sen savaşta kendini tükettin.’ Ondan eti aldı bir parça ısırdı, bu arada savaşın kızıştığını gördü. Hemen:

 

‘Benimle şehitlik veya zafer arasına giren yemeğe yazıklar olsun!’ diyerek elindekini attı ve savaş meydanına koştu.

 

Müseyleme’ye karşı yapılan savaşta, Müseyleme geri çekildi; duvarları yüksek, kapıları muhkem bir bahçeye girdi ve oraya sığındı. Bahçenin duvarları, Halid b. Velid’in (r.a.) askerlerini engelledi. Duvarların gerisinde Müseyleme’nin askerleri durarak bahçeyi savunmaya başladılar. Bu esnada Berâ b. Mâlik (r.a.) ileri atıldı, etrafındaki askerlere şöyle bağırdı:

 

‘Beni şu kalkanın içine koyup mızraklarınızla kaldırın ve bahçenin içine atın! Ya ölürüm veya Allah (c.c.)’ın yardımıyla bahçenin kapılarını açarım, siz de düşmanınıza ulaşırsınız.’ Bunun üzerine O’nu kalkanın içine koydular ve mızraklarıyla kaldırıp bahçenin içine attılar. Bir taraftan üzerine üşüşen Müseyleme askerlerine karşı kendisini savunurken, bir taraftan da kapıyı açmaya çalıştı. Büyük bir gayretten sonra kapıyı açmaya muvaffak oldu. Böylece Müslümanlar içeri girdiler ve bahçe harp meydanına dönüştü, orada her iki taraftan binlerce kişi öldü. Bundan dolayı bu bahçeye ‘Ölüm Bahçesi’ adı verildi. [23]

 

Şüphesiz şehitliği aşırı bir şekilde isteyen ve ona nail olan, onunla beraber kendini de ebedîleştirmiş oluyor. Can nasıl olsa fânidir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

 

“Nerede olursanız olun, isterse müstahkem burçlarda olun, ölüm size ulaşacaktır…” [24]

 

Dünyada iyi bir nam, ahirette de güzel bir mükâfat elde etmek için insanın mücahid olarak ölmesi insanın şerefindedir. Allah (c.c.)’ın kılıcı Halid b. Velid (r.a.) pek çok kere savaş meydanlarında savaştıktan sonra yatağında öldü. Vücudunda mızrak ve kılıç darbesi olmayan hiçbir yer olmadığı halde son nefesinde ‘devenin öldüğü gibi’ yatakta öldüğünü söyledi. Halid (r.a.) sözünü ‘Korkaklar uyku görmesin!’ sözüyle bitirdi. Biz de içinde yaşadığımız kahramanlık ve şecaat krizi içerisinde aynı sözle haykırıyoruz: ‘Korkaklar uyku görmesin!’ [25]

 

Bu konuyu, Hz. Peygamber’in (s.a.v.), korkup da cihat etmeyen ve cimrilik edip cihad için malını feda etmeyen kimseye isabet edecek kötü sonucu tasvir eden bazı hadisleriyle bitirmek istiyoruz. Bu hadis-i şerifler bize gösterecek ki, bu gibi kişiler dünyada mücadele etmemelerinin acı sonucunu görecekler, âhirette ise kendilerinde bir gedik/noksanlık olacaktır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

 

“Kim savaşmaz, savaşacak bir askeri donatmaz veya savaşçının geride bıraktığı ailesini gözetip kollamazsa, Allah ona kıyamet gününde görülmedik bir belâ verir.” [26]

 

“Kim, Allah yolunda hiçbir eseri olmadan Allah’a kavuşursa, kendisinde bir eksiklik olarak Allah’a kavuşur.” [27]

 

Şehadet konusunda Peygamber (s.a.v.)’den gelen hadis-i şerifler şöyledir:

 

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Cennete giren hiç kimse dünyaya geri dönmek istemez, yeryüzünde olan her şey orada vardır. Ancak şehit böyle değil. O, mazhar olduğu ikramlar sebebiyle yeryüzüne dönüp on kere şehit olmayı temenni eder.”

Bir rivayette şu ilave mevcuttur: “.. Şehit hariç, o, şehitlik sebebiyle mazhar olduğu üstünlükler ve kerametler sebebiyle. (dönmek ister).” [28]

 

İbnu Ebî Umeyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Allah yolunda öldürülmem; bana bütün evlerde ve çadırda yaşayanların benim olmasından daha sevgilidir.” [29]

 

Hz. Muğîre (r.a.) dedi ki: Peygamberimiz (s.a.v.), Rabbimizin peygamberliğini getirmiştir. Bir de bize bildirdi ki, bizden kim öldürülürse cennetlik olacaktır. Bu sebeple biz, ölümü, sizin hayatı sevdiğinizden daha çok seviyoruz.

 

Ebu Katâde (r.a.) anlatıyor: Bir adam Peygamber (s.a.v.)’den sordu:

- Ey Allah’ın Rasûlü, Allah yolunda öldürüldüğüm takdirde, bütün hatalarım örtülecek mi?

 

Rasûlullah (s.a.v.) :

“Evet, sen sabreder, mükâfat bekler, geri kaçmadan ileri atılır vaziyette olduğun halde öldürülürsen!” diye cevap verdi. Ve adama sordu:

“Nasıl sormuştun?” Adam sorusunu aynen yeniledi. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) sözlerini şöyle tamamladı:

“Evet, (kul) borcu hariç, bütün günahların affedilecek. Zira Cebrail bu hususu bana haber verdi!” [30]

 

Müslim, Abdullah İbnu Amr İbni’l-Âs (r.a.)’dan şunu kaydeder:

Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Şehitin -borç hariç- bütün günahları affedilir.” [31]

 

Fadale İbnu Ubeyd (r.a.) anlatıyor: Hz. Ömer (r.a.)’i dinledim, Hz. Peygamber (s.a.v.)’den işittim, diyerek şu hadisi rivayet etti:

“Dört çeşit şehit vardır:

1- İmanı kuvvetli mümin kişi düşmanla karşılaşır, öldürülünceye kadar Allah’a sadık kalır. İşte bu kıyamet günü, insanların gıbta ile gözlerini kaldırıp bakacakları gerçek şehiddir. (Bunu yaparken başını kaldırır ve kalansuvesi yere düşer- (Fadâle der ki:) Bu, Hz. Ömer (r.a.)’in kalansuvesi mi idi, yoksa Rasûlullah (s.a.v.)’ın kalansuvesi mi idi anlayamadım.)

 

2- İmanı sağlam (ancak önceki kadar şecaat sahibi olmayan) bir mümin düşmanla karşılaşır. Korkudan vücudu talh ağacının dikeni batmış gibi  titrer. Bu sırada gelen serseri bir ok darbesiyle hayatını kaybeder. Bu, ikinci derecede bir şehittir.

 

3- İyi amelle kötü ameli karıştırmış mümin kişi, düşmanla karşılaşır. Bu karşılaşma esnasında (sabır ve şecaatte, şehitliğin mükâfatını beklemekte) Allah’a sadık kalır. Öldürülünce bu üçüncü mertebede bir şehit olur.

 

4. Günahkâr bir mümin düşmanla karşılaşır, ölünceye kadar Allah’a sadık kalır. Bu da dördüncü derecede bir şehit olur.” [32]

 

Yahya İbnu Saîd (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) (Bedir’de bizleri) cihada teşvik etti, cenneti hatırlattı. Bu sırada Ensar’dan biri, elindeki hurmalardan yemekte idi. Birden: ‘Ben şunları bitirinceye kadar oturacak olursam dünyaya fazla hırs göstermiş olacağım’ dedi ve ellerindeki hurmaları fırlatarak kılıcını çekip öldürülünceye kadar savaştı.’ [33]

 

Hz. Berâ (r.a.) anlatıyor: ‘Zırh giyinmiş bir adam gelerek:

- Ya Rasûlallah! Hemen savaşa mı katılayım, Müslüman mı olayım? diye sordu. Rasûlullah (s.a.v.):

“Müslüman ol, sonra savaşa katıl!” dedi. Adam Müslüman oldu, savaşa katıldı ve öldürüldü. Rasûlullah (s.a.v.) onun hakkında:

“Az bir amelde bulundu fakat çok şey kazandı!” Buyurdu. [34]

 

Râşid İbnu  Sa’d, ashaba mensup birinden naklen anlatıyor: Bir zat Rasûlullah’a gelip sordu:

- Ey Allah’ın Rasûlü, niye şehit dışında kalan müminler kabirde imtihan edilirler? Rasûlullah (s.a.v.) şu cevabı verdi: “Şehidin ölüm anında tepesinin üstünde kılıç parıltısını hissetmesi imtihan olarak ona kâfidir.” [35]

 

Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Şehidin ölüm (darbesinden) duyduğu ıstırap sizden birinin çimdikten duyduğu ıstırap kadardır.” [36]

 

İbnu Mes’ud (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki:

“Rabbimiz, Allah yolunda savaşan şu kimseye hayret etmiştir: Arkadaşları hezimete uğra(yıp kaçmış)tır. Ancak O, (kaçmanın haram olduğunu düşünerek) kendisine düşen sorumluluğun idrakiyle geri dönerek, öldürülünceye kadar düşmanla çarpışmıştır. Bunun üzerine Aziz ve Celil olan Allah, meleklere (iftiharla) şöyle der: ‘Şu kuluma bakın, benim nezdimde olan mükâfatı) düşünüp katımda olan (cezadan) korkarak geri döndü, öldürülünceye kadar savaştı.” [37]

 

Abdü’l-Habîr İbnu Kays (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.)’a Ümmü Hâlid adında bir kadın yüzü örtülü olduğu halde gelerek Allah yolunda öldürülmüş olan oğlu hakkında sormak istedi. Ashap’tan biri kadına: ‘Sen, yüzü örtülü olduğun halde gelip oğlundan mı soracaksın?’ dedi. Kadın: Oğlumu kaybetti isem de hayâmı kaybetmedim’ dedi. Rasûlullah (s.a.v.) kadına:

“Oğlun iki şehit mükâfatı elde etmiştir!” Buyurdu. Kadın sordu:

- Bunun sebebi nedir, ey Allah’ın Rasûlü? Bunun üzerine şu cevabı verdi:

“Çünkü onu Ehl-i Kitap öldürdü!” [38]

 

Sehl İbnu Huneyf (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu:

“Kim sıdk ile Allah’tan şehid olmayı talep ederse, Allah (c.c.) onu şehitlerin derecesine ulaştırır, yatağında ölmüş bile olsa.” [39]

 

Ebu Mâlik el-Eş’ârî (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki:

“Kim Allah yolunda evinden ayrılır, sonra da öldürülür yahut atı veya devesi (yere atıp) boynunu kırar veya bir zehirli sokar veya yatağında ölür ise, Allah’ın dilediği hangi musibetle ölmüş olursa olsun şehit olarak ölür.” [40]

 

Ebu Davud’un bir diğer rivayetinde geldiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.)’a:

- Ey Allah’ın Rasûlü, kim cennete gidecek? diye sorulmuş, O da şu cevabı vermiştir: “Peygamber cennetliktir, şehit cennetliktir, çocuk (iken ölen) cennetliktir, diri diri gömülen çocuk cennetliktir.” [41]

 

Ebu’n-Nasr (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) Uhud şehitlerine uğradı ve: “İşte bunlar var ya, bunlar için şehadet ederim” buyurdu. Ebu Bekir (r.a.): ‘Ey Allah’ın Rasûlü, biz onların kardeşleri değil miyiz? Onlar nasıl Müslüman oldularsa biz de Müslüman olduk, onların cihat etmeleri gibi biz de cihat ediyoruz!’ dedi. Rasûlullah (s.a.v.) şu cevabı verdi:

“Evet (söylediğiniz hususlar doğru), ancak benden sonra ne gibi bid’atlar çıkaracağınızı bilemiyorum.”

 

Hz. Ebu Bekir (r.a.) ağladı, ağladı ve sonra:

‘Yani biz Sen’den sonraya mı kalacağız? (diye hüzünlendi).’ [42]

 

                                             Şehadetin Fazileti

 

Hz. Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.)’ın yanında şehitlerden bahsedilmişti. Şöyle buyurdular: “Yeryüzü şehitlerin kanından kurumadan önce, onu, hurilerden iki karısı, emzikli yavrularını çöl bir arazide kaybedip aniden bulan anne heyecanıyla, her birinin elinde dünya ve içindekilerden daha değerli birer takım elbise olduğu halde karşılarlar.”

 

İnancını ve ahlâkını yaşatmak için kendi canını veren, iyiliğin hâkim olması için kanını döken, Müslüman şehittir.

 

Şehit İslâm’ın rütbesidir ve bu rütbeye ancak Müslümanlar erişebilirler.

 

Müslüman olmadan ve tam bir şuurla Allah yolunda canını vermeden şehit olunmaz. Şehitlik kavramı ve unvanı yalnızca Müslümanlara mahsustur.

 

Bütün ruh ve kuvvetimizi, Allah Teâlâ’nın emirleri yolunda seferber edebiliyor, hayatımızı bu yolda vermeye bütün bir samimiyetle hazır ve istekli bulunabiliyor isek şehitlik rütbesini kazanabilecek seviyede yürüyebiliyoruz demektir.

 

İnsanlar için İlâhî kaderin çizdiği vazifeler ayrı ayrıdır. Kimileri tohum gibi toprağa girer, kendisi orada erir fakat hasadı hazırlar. Kimilerinin görevi olgun başaklar olmaktır. İslâm her ikisinin de rütbesini vermiştir. İslâm için, gelecek hasat için, tohum olup kendisini toprağa verene şehit, kendisini vermek üzere meydana atılıp da, iyiliği egemen kılmanın görevlisi ve bekçisi olarak kalana da ‘gazi’ deniliyor.

 

Şehitlik, Hz. Sümeyye (r.a.)’nin, Hz Hamza (r.a.)’nın ve bilinen ve bilinmeyen milyonlarca Allah yolunda ölen Müslüman’ın rütbesidir. Şehitlik anlatılmaz yaşanır. Onun içindir ki, İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif:

‘Ey şehit oğlu şehit! İsteme benden makber,

Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber…’ diyor.


[1]  İbnu Abidin Haşiyesi.

[2]  Nisâ sûresi, 4/74.

[3]  Tevbe sûresi, 9/111.

[4]  Saff sûresi, 61/10-13.

[5]  Buhârî, Cihâd, 5-6, 73; Müslim, İmâre, 112.

[6]  Buhârî, Cihâd, 16; Tirmizî, Fedâilu’l-cihâd, 7; Nesâî, Cihâd, 9.

[7]   Ebû Dâvud, Cihâd, 40; Tirmizî, Fedâilu’l-cihâd, 17.

[8]   Yani cennet kapıları, cihat yoluyla aralanır.

[9]   Buhârî, Cihâd, 83; Müslim, İmâre, 163.

[10]  Buhârî, Cihâd, 10; Ebû Dâvud, Cihâd, 40.

[11]  Buhârî, Cihâd, 38; Müslim, Cihâd, 135.

[12]  Nesâî, Cihâd, 39; Tirmizi, Fedâilu’l-cihâd, 2.

[13]  Tirmizî, Fedâilu’l-cihat, 12.

[14]  Tirmizî, Cum’a, 28.

[15]  Muhammed sûresi, 47/4-7.

[16]  Âl-i İmran sûresi, 3/157.

[17]  Âl-i İmrân sûresi, 3/195.

[18]  Bakara sûresi, 2/154.

[19]  Âl-i İmrân sûresi, 3/169-171.

[20]  Ebû Dâvûd, Cihâd, 40; İbn Mâce, Cihâd, 15.

[21]  Müslim, İmâre, 108; Dârimî, Cihat, 18.

[22]  Zâdü’l-Meâd, İbn Kayyım, 2/88.

[23]  el-Kâmil fi’t-Tarih, İbnu’l-Esîr, 2/44.

[24]  Nisâ sûresi, 4/78.

[25]  Tek Yol Cihat, Mustafa Meşhur.

[26]  Ebu Dâvud, Cihâd, 18; İbn Mâce, Cihat, 5.

[27]  Tirmizî, Fedâilu’l-Cihâd, 26; İbn Mâce, Cihat, 5.

[28]  Buharî, Cihat 5, 21; Müslim, İmâret, 108; Tirmizî, Fedâilu'l-Cihat, 13; Nesâi,  

Cihat, 30.

[29]  Nesâî, Cihat 30.

[30]  Müslim, İmâret, 117; Muvatta, Cihat, 31; Nesâî, Cihat, 32.

[31]  Müslim, İmâret, 118.

[32]  Tirmizî, Fedailu'l-Cihat, 14.

[33]  Muvatta, Cihat, 42; Buharî, Megâzî, 17; Müslim, İmâret, 145.

[34]  Buharî, Cihat 1, 3; Müslim, İmâret, 144.

[35]  Nesâî, Cenâiz, 112.

[36]  Tirmizî, Fedâilu'1-Cihat, 26.

[37]  Ebu Dâvud, Cihat, 38.

[38]  Ebu Dâvud, Cihat 8.

[39]  Müslim, Cihat, 156, 157; Ebu Dâvud, Salât, 361; Tirmizî, Fedâilu’l-Cihat, 19; Nesâî,

Cihâd, 36; İbnu Mâce, Cihat, 15

[40]  Ebu Davud, Cihat, 15.

[41]  Ebu Dâvud, Cihat, 27.

[42]  Muvatta, Cihat, 32.

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Bilgen - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gurbetteki Erzurum Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gurbetteki Erzurum hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



İstanbul Markaları

Gurbetteki Erzurum, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (216) 492 36 36
Reklam bilgi