CEZA VE İMTİHAN EKSENİNDE MUSİBETLER

İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
İnançlı-inançsız, zengin-fakir, doğulu-batılı, beyaz-siyah bütün insanların ana gündemi
haline gelen, çaresizliklerini ve acizliklerini itiraf etmek zorunda bırakan bir musibetle karşı
karşıyayız. Evet, bu bir musibettir. Çünkü;
Tam da dünyanın bir köy haline geldiğinden söz edilmeye başlandığı bir dönemde
bütün ülkelerin sınırlarını ve kapılarını başka ülkelere kapatmasına, ulaşımın nerdeyse durma
noktasına gelmesine neden olan bir musibet.
Ekonomik gücün ve gelişmişliğin, gayr-ı sarfi milli hâsılanın yüksekliğinin, refah
seviyesinin hiçbir şey ifade etmediğinin anlaşılmasına neden olan bir musibet.
Baş döndürücü teknolojik gelişmelerin yaşandığı, yapay zekânın etki ve egemenliğinin
konuşulduğu, tıp dünyasındaki başarıların zirve yaptığı, kısacası insanın kendi bilgi ve gücüne
tapmaya başladığı bir dönemde ancak mikroskopla görülebilen bir virüsün insanlığa diz
çöktürdüğü bir musibet.
Karnı tok, sırtı pek ve güven içinde ölmemek üzere plan yapan insanların ölüm
korkusuyla her gününün kâbus olmasına ve daha önce yemeye tenezzül etmediği gıdaları bile
açlık endişesiyle stoklamasına neden olan bir musibet.
İnsanların en yakınlarıyla bir araya gelmelerine ve vefat eden en sevdiklerine bile
dokunmalarına engel olan bir musibet.
Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevînin tarihte ilk defa bu kadar uzun bir süre tavafsız,
duasız ve cemaatsiz kalmasıyla Müslümanların kahrolmasına neden olan bir musibet.
Evet, dünyayı tehdit eden bu salgın bir musibettir. Ancak bu musibet, genelde
insanların, özelde Müslümanların işledikleri günah, isyan ve zulümlerinin bir karşılığı/bedeli
midir? Olabilir. Ancak kesin olarak bu tespiti yapabilmek insanın bilgisini ve gücünü aşan bir
durumdur. Çünkü Allah'ın insanlığı maruz bıraktığı musibetler, işlenen zulümlerin karşılığı
bir ceza olabileceği gibi imtihan amaçlı da olabilir. Hatta Allah'ın kâinata yerleştirdiği
yasasının (sünnetullah) bir gereği de olabilir. Unutulmamalıdır ki bir yaprak bile Allah'ın
bilgisi dışında düşmeyeceği (En’âm 6/59) gibi Allah'ın izni olmadan hiç bir musibet de başa
gelmez (Teğâbun 64/11). Bu itibarla hangi sebeple olursa olsun insana düşen, karşılaştığı
musibet(ler)i, rabbi ile olan ilişkisini gözden geçirmesine, farkına vardığı yanlışlarından
dönmesine vesile kılmasıdır.
Allah'ın Cezası Olarak Musibetler
Kur'an'da helak edilen birçok kavimden söz edilir. Bu kavimlerin helak nedeni sadece
küfürleri ve elçilerin getirdiği mesaja inanmamaları değildi. Diğer bir ifadeyle hiçbir kavmin
helak nedeni sadece inkârları değildi. Helak nedenleri, ya çok günah işlemeleri ve
günahı/isyanı alışkanlık haline getirmeleri (En’âm 6/6), ya zulmetmeleri (Yûnus 10/13, Kehf 18/59)
ya da varlık, imkân ve refahtan dolayı şımarıp azgınlaşmaları idi (Kasas 28/58).
Yine helak edilen bu kavimlerin helak şekilleri incelendiğinde görülecektir ki helak
edilen hiçbir kavim, neredeyse daha önceki kavimlerin maruz kaldığı helak şekillerinden
birisi ile değil, akıllarına bile gelmeyen yeni ve farklı bir azap şekli ile helak edilmiştir. Nuh
kavmi tufan ile (Hûd 11/40-44), Âd kavmi yedi gece sekiz gün devam eden rüzgâr/kasırga ile
(Hakka 69/6-7), Semûd kavmi ses/gürültü (Hûd 11/67 Hakka 69/5) ve sonrasında yaşanan sarsıntı
ile (A’râf 7/78), Lût kavmi taş yağmuru ve beldelerinin alt üst edilmesiyle (A’râf 7/84, Hûd 11/84),
Medyenliler/Eykeliler gölge yapan bulutların arasından çıkan ateş (Şuarâ 26/189), ses (Hûd
11/94) ve sarsıntı ile (A’râf 7/91), Firavun ve ordusu denizde boğulmakla (Bakara 2/50, Enfâl 8/54)
helak edilmişlerdir. İsrailoğulları ise, farklı zamanlarda gönderilen tufan, çekirge, haşerat,
kurbağa istilası ve bütün sularının kan haline dönüştürülmesi suretiyle cezalandırılmışlardır
(A’râf 7/133).

2
Buna göre insanların işledikleri günahlar ve zulümler (bireysel günah ve
zulümlerden ziyade, toplumun geneli tarafından işlenen ve kanıksanan günah ve
zulümler), karşı koymakta aciz kalacakları felaket ve musibetlere sebep olabilir. Ayrıca
karşılaşılan felaket ve musibetlerin, daha önce hiç benzeri görülmemiş ve yaşanmamış,
dolayısıyla tedbir alarak üstesinden gelme imkânı olmayan türden de olabileceği
unutulmamalıdır.
İnsanların işledikleri günahlar ve zulümleri sebebiyle Allah'ın dünyada iken
cezalandırması konusunda şu iki husus birlikte değerlendirilmelidir: 1. İnsanların işledikleri
günahlar ve zulümler cezalandırma nedenidir, (her cezalandırmanın işlenen günah ve
zulümler nedeniyle olduğunu söyleyemeyiz, çünkü imtihan amaçlı bir cezalandırma da
olabilir) 2. İşlenen günah ve zulümlerin cezası hemen verilmeyebilir, Allah'ın belirlediği
süreye kadar ertelenebilir.
Bu iki hususun bir arada zikredildiği âyetlerde Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
“Eğer Allah, zulmetmeleri sebebiyle insanları dünyada hemen cezalandıracak olsaydı
yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı. Bu nedenle hemen cezalandırmaz da belirlenmiş bir
zamana erteler. Zamanı gelince de bir an bile geciktirilmeyeceği gibi öne de alınmaz.” (Nahl
16/61)
“Eğer Allah, işledikleri günahlar sebebiyle insanları dünyada hemen cezalandıracak
olsaydı yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı. Bu nedenle hemen cezalandırmaz da belirlenmiş
bir zamana erteler. Zamanı gelince de gereğini yapar. Çünkü Allah kendi kullarını görendir.”
(Fâtır 35/45)
“Rabbin çok bağışlayıcı, çok merhametlidir. Eğer Rabbin işledikleri günahlar
sebebiyle onları dünyada cezalandıracak olsaydı, hiç şüphesiz onlara hemen azap ederdi.
Oysa onlar için belirlenmiş öyle bir zaman vardır ki o gün geldiğinde onlar Allah’ın
azabından kaçıp kurtulacak bir yer bulamayacaklar.” (Kehf 18/58)
Son âyette de ifade edildiği gibi, Allah'ın işlenen günah ve zulümler nedeniyle
insanları hemen cezalandırmamasının ve belli bir mühlet/süre vermesinin nedeni, “çok
bağışlayıcı, çok merhametli” olmasıdır. Çünkü kullarının gizli-açık bütün hallerini bilen ve
gören Allah, imhal eder/mühlet verir ama asla ihmal etmez.
İlk iki âyette geçen ve canlı diye çevrilen “dâbbe - ة
ّ
داب “kelimesinin kullanılmış olması
dikkat çekicidir. Aslında bu kelime, yeryüzünde bulunan insanların dışındaki diğer canlılar
için kullanılır. Özellikle bu kelimenin kullanılmasından anlaşılmaktadır ki, insanların
işledikleri zulüm nedeniyle diğer canlıların bile yok olması söz konusu olduğuna göre
zalimlerin de öncelikle yok olacağı öncelikle anlaşılmaktadır. Çünkü bütün canlılar insanların
faydası için yaratılmışlardır (İbn Âşûr, Nahl 61. âyetin tefsiri). Bu itibarla insanların yaptıkları
zulüm, kötülük, haksızlık ve yanlışlar sebebiyle diğer canlıların da zarar göreceği, dolayısıyla
ekolojik dengenin bozulmasına neden olabilecek bütün girişimlerin, aslında insanlığın
felaketine zemin hazırlayacağı da unutulmamalıdır.
Allah'ın Yasası ve İmtihan Olarak Musibetler
Allah'ın tarih boyunca insanları maruz bıraktığı, bütün zamanlar için de geçerli olan
imtihan amaçlı bela ve musibetler ile ilgili süreç şu iki pasajda özetlenmektedir:
“Sizden önceki toplumlara da mesajımızı ileten elçiler gönderdik ve onları, âciz
olduklarını anlayarak Allah’a yönelip yalvarsınlar diye yoksulluk ve hastalık gibi sıkıntılara
uğrattık. Fakat onlar, başlarına bu belalar geldiği zaman bile bize yalvarıp yakarmadılar.
Aksine kalpleri kaskatı kesildi ve şeytan da yaptıkları işleri kendilerine güzel gösterdi,
(kötülüğü alışkanlık hâline getirdikleri için kötülüğü iyilik saymaya başladılar.) Kendilerine
yapılan uyarıları unuttuklarında Biz de onları denemek amacıyla bütün nimet ve refah
kapılarını ardına kadar açtık. Sonunda kendilerine verilen bu nimetler yüzünden şımardıkları
ve hiç beklemedikleri bir anda onları öyle bir cezalandırdık ki bütün hayalleri, ümitleri boşa
çıktı.” (En’am 6/42-44)

3
“Biz hangi beldeye bir nebi/dâvetçi gönderdiysek, mutlaka o ülke halkını, âciz
olduklarını anlayarak Allah’a yönelip yalvarsınlar diye yoksulluk ve hastalık gibi sıkıntılara
uğrattık. Bir süre sonra bu kötü durumu kaldırıp, onun yerine güzellikler (zenginlik ve sağlık)
veririz. Nihâyet, refah seviyeleri iyice yükselince yavaş yavaş azgınlaşmaya başlayarak,
“Atalarımız da zaman zaman böyle sıkıntılı ve sevinçli anlar yaşamışlardı. (Demek ki bu
olaylar ilâhî bir uyarı veya imtihan değil, tamamen tesadüflere bağlı olarak her zaman
yaşanan tabiat olaylarıymış!)” derler. Bunun üzerine, hiç beklemedikleri bir anda onları
ansızın cezalandırdık.” (A’râf 7/94-95)
Yukarıdaki iki âyette de geçen “el-be’sâ: ساءْأ
َ
بْال ,“açlık, kıtlık, yoksulluk gibi malî ve

ekonomik sıkıntılar; “ed-darrâ: اء
َّ
ضر َّال “ise hastalık gibi bedensel sıkıntılar anlamındadır. (bak.

Zemahşerî, el-Keşşâf; İbn Atiyye, el-Muharreru’l-Vecîz, En’âm 42. âyetin tefsiri)
Bu âyetler ışığında bela ve musibetler ile ilgili süreç şöyle işlemektedir:
1. Allah Teâlâ, bela ve musibetlerle imtihan ettiği insanların/Müslümanların,
kendi acizliklerinin farkına varmalarını ve Allah'a boyun eğerek yalvarıp
yakarmalarını istemektedir.
Bilindiği üzere Allah Teâlâ insanları korku, açlık, can, mal ve ürünlerin eksiltilmesiyle
imtihan edeceğini bildirdikten sonra bu zorluklara maruz kalıp sabredenlerin kazançlı
olacağını (Bakara 2/155), musibetler dokunduğu zaman Müslümanın teslimiyetinin ve sabrının
göstergesinin ise “biz her şeyimizle Allaha aidiz ve dönüşümüz de O’nadır” (Bakara 2/156)
demesi olduğunu haber vermektedir. Bu ifade sadece birisinin vefat ettiğinin duyulması
üzerine söylenmesi gereken bir ifade değil, Müslümanı üzen ve sıkıntıya sokan her olay
sırasında akla gelmesi gereken ilk cümleler olmalıdır.
Aslında her iki âyette geçen ve Türkçeye “yalvarmak/yakarmak” olarak çevrilen
“tazarru’” kelimesinin kullanılması da dikkat çekicidir. Çünkü deve veya koyunun süt dolu
memesi anlamındaki “عْ
َضر
” kelimesi ile “عّ
َ َضر
ت - tazarru” aynı kelimenin türevlerindendir
(Isfehânî, el-Mufredât, “ع-ر-ض .(“Bu anlam, hayvanın süt dolu memesi sarkarak yere doğru nasıl
yakınlaşıyorsa kişinin yere kapanırcasına Allah’a yalvarması gerektiğini ifade eder. Buna göre
kişi, Allah'a emir verir veya slogan atar gibi değil, yalvararak yakarak ve âcizliğini hissederek
dua yapmalıdır.
Dua ve yakarış ile ilgili düzeltilmesi gereken ve toplumumuzda yaygın olan
yanlışlardan birisi de sadece çaresizlik zamanlarında duaya ihtiyaç hissedilmesidir. Sadece
bela, musibet ve sıkıntılı zamanlarında değil rahatlık ve bolluk zamanlarında da dua
edilmelidir. Hatta sıkıntılı ve zor zamanlarda yapılan duaların kabulü, rahat ve kolay
zamanlarda yapılan dualara bağlıdır. Bu konuda Allah Resulü (as) şöyle buyurmaktadır:
“Sıkıntılı ve musibete uğradığı zamanlarda yaptığı duasını Allah’ın kabul etmesini isteyen
kimse, rahat zamanlarında çok dua etsin.” (Tirmizi, “De’avât” 9) Doğrusu inananların dualarını
inkârcıların dualarından ayıran önemli farklardan birisi de budur. Haddi zatında sadece
müslümanlar değil, müşrikler bile sıkıntılı zamanlarında Allah’a yönelerek dua ederler:
“İnsanların başına bir sıkıntı geldiğinde, her şeyi unutarak yalnız Rab’lerine gönülden
yalvarırlar; sonra Allah onlara kendi katından bir rahmet ve bolluk tattırınca, bir de bakarsın
ki onlardan bir kısmı Rab’lerine ortak koşuyor ve böylece Allah’ın nimetlerine nankörlük
ediyorlar.” (Rûm 30/33)
“Bir gemiye bindikleri ve kendilerini tehlikede gördükleri zaman bütün
samimiyetleriyle yalnız Allah'a yalvarıp yakarırlar; sağ salim karaya çıkar çıkmaz da
başkalarını O'na ortak koşmaya başlarlar. Böylece kendilerine verdiğimiz her türlü nimete
nankörlük yapar ve dünyadaki hayatlarından zevk almaya devam ederler. Fakat günü gelince
gerçeği öğrenecekler.” (Ankebût 29/65-66. Benzer âyetler için bak. En’âm 6/63, A’râf 189-190, Yûnus 12
ve 22, İsrâ 17/67, Lokman 31/32)

4
Dua ile ilgili yapılan diğer bir yanlış da, fiilî duanın ihmal edilerek sadece sözlü dua
ile yetinilmesidir. Fiili dua, yaşanan sıkıntı ve zorluk hangi konuda ise o konunun gerektirdiği
şekilde davranmak ve tedbirleri almaktır. Söz gelimi deprem felaketinden korunmak için dua
etmeden önce bina ve yapıları usulüne uygun yapmak; salgın bir hastalıktan korunmak ve
kurtulmak için dua etmeden önce koruyucu tedbirlere uymak, hatta hastalığın tedavisi için
gerekli ilaçları yapıp üretmek; savaşta zafer kazanmak için dua etmeden önce savaşın
gerektirdiği şartları yerine getirmek gerekir. Sadece sözlü dua ile sıkıntıların üstesinden
gelinseydi Rasûlullah’ın (as) komutanlığını yaptığı öncü Müslümanlardan oluşan İslam
ordusu Uhud ve Huneyn’de yenilgi yaşamazdı. Yapılan o kadar duaya rağmen Uhud’da
yenilginin sebebi, savaşın gerektirdiği ve Rasûlullah’ın (as) belirlediği stratejiye uymamak
(Âl-i İmrân 3/152-153); Huneyn’de yenilginin ve yeryüzünün onca genişliğine rağmen
müminlere dar gelmesinin sebebi ise zafer için sayısal çokluğa güvenmek idi (Tevbe 9/25).
Bütün bunlarla birlikte haram ile beslenmenin, duanın kabulüne engel olduğu gerçeği
unutulmamalı, haram yemekten pişman olup tövbe etmedikçe yapılan duanın bir değerinin
olmadığı bilinmelidir. Çünkü Rasûlullah (as), Allah yolunda cihad yaptığı halde haram ile
beslenen kimsenin örneğini vererek müslümanları uyarmaktadır:
“Bir kimse Allah yolunda uzun seferler yapar. Saçı başı dağınık, toza toprağa
bulanmış vaziyette ellerini gökyüzüne açarak “yâ Rab, yâ Rab!” diye dua eder. Oysa onun
yediği haram, içtiği haram, gıdası haramdır. Böyle birinin duası nasıl kabul edilir!” (Müslim,
“Zekât” 65; Tirmizî, “Tefsîru’l-Kur’ân” 3)
Sözün burasında yılan, çıyan, yarasa, fare ve bilumum böcek ve haşeratı yemekten
daha vahim olan ve duanın kabulünü engelleyen asıl haramın faiz, rüşvet, haksız kazanç, kul
hakkı yemek olduğunu özellikle belirtmeliyim.
2. İnsanlar, kalpleri katılaştığı için bulundukları ortamda yaşanan bela ve
musibetlere karşı duyarsız davranırlar ve kötülük/günah işledikleri halde iyilik
yaptıklarını düşünür hale gelirler.
İnsanların kalplerinin katılaştığının en önemli göstergelerinden birisi, musibetlerle
karşılaştıkları dönemlerde tazarru ile duaya yönelmeleri, “acaba bela ve musibetin gelmesine
neden olacak hangi yanlışları yaptık?” diye kendilerini sorgulamaları gerekirken hiçbir şey
olmamış gibi davranmaları, önceden yapmayı alışkanlık haline getirdikleri işleri yapmaktan
vazgeçmemeleridir. Dahası -salgın hastalığın dünyayı kasıp kavurduğu bu dönemlerde olduğu
gibi- işi mizaha dökmeleri, adeta yaşanan musibetle alay etmeleri, alkış ve ıslık seanslarıyla
kendilerini tatmin etmeleridir.
Böyle bir süreçte şeytanın, işlenen günahları insanlara süslü göstermesinin, diğer bir
ifadeyle, kötülüğü/günahı alışkanlık hâline getiren insanların kötülüğü/günahı iyilik saymaya
başlamalarının nedeni Zuhruf suresinin 36-37. âyetlerinde şöyle bildirilmektedir:
“Kim Rahmân’ın Zikri’ni/Kur'an’ı görmezlikten gelirse, biz insanlardan olan bir
şeytanı ona arkadaş yaparız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur. Bu şeytanlar onları doğru
yoldan çıkardıkları halde, onlar kendilerinin hâlâ doğru yolda olduklarını sanırlar.”
3. Bela ve musibetlerden ders almamakta ısrar eden toplumlara, Allah her türlü
nimet ve güzelliklerin kapılarını öyle açar ki, yaşadıkları sıkıntılı günleri unutur ve
bununla şımarmaya başlarlar.
İnsanların isyan ve günahlarına rağmen istedikleri refah ve bolluğa sahip kılınmaları
da helake doğru götüren farklı bir imtihan şekli olarak tecelli etmektedir. Rasûlullah’ın (as)
ifadesiyle “Allah, kendisine isyan etmesine rağmen bir kuluna, hoşuna gidecek nimetlerini
verdiğini görürseniz, bunun helake doğru bir gidiş olduğunu bilin.” (Ahmed b. Hanbel, 4/145)
Bu yönüyle bolluk ve bereket içinde olmak, Allah'ın razı olacağının işareti
olmayabilir. Hatta kimi zaman Allah’a yaklaştırmaktan ziyade uzaklaştıran etkisi de olabilir.
Nitekim Rasûlullah (as), ashabıyla birlikte iken Mus’ab b. Umeyr’in geldiğini görünce, onun
Müslüman olmadan önceki mureffeh hayatı ile Müslüman olduktan sonra yaşadığı yoksulluğu

5
hatırlayıp hüzünlenmiş ve ashabına şu uyarıda bulunmuştur: “Sizden biriniz akşam bir elbise,
sabah bir elbise giydiği zaman, sofraya yemeklerin biri kaldırılıp biri konulduğu zaman,
evlerinizi Ka’beyi döşer gibi döşediğiniz zaman haliniz ne olacak?” O sırada bunlara sahip
olmak şöyle dursun, hayal bile edemeyen Ashabın “Ey Allah’ın Rasûlü o gün biz, bugünkü
halimizden daha iyi oluruz, böylece geçimimizi temin etmiş ve kendimizi ibadete vermiş
oluruz” demesi üzerine Rasûlullah (as) şöyle buyurdu: “Siz, bu günkü halinizle, o günkünden
daha iyisiniz.” (Tirmizi, “Sıfatu’l-Kıyame” 35)
Bu nedenledir ki “Allah bir kimseye dünyada bir bolluk verecek olursa, o da bu bolluk
ile kendisine karşı bir imtihanın olabileceğini düşünmezse, mutlaka ameli azalır. Allah, eğer
bu dünya nimetlerini bir kimseye vermeyip kısar da o kimse bunun dünyada kendisi için daha
hayırlı olduğu kanaatine sahip olmazsa, yine mutlaka ameli azalır.” (Hasan el-Basri)
Diğer taraftan Kur'an, güven ve huzur içinde olmayı Allah'ın verdiği nimetlerin
kadrini bilmeye, açlık ve korku içinde bir hayat yaşamayı ise nimetlerine nankörlük yapmaya
bağlamaktadır:
“Allah size şöyle bir memleketi misal olarak veriyor: Güven ve huzur içinde yaşayan
bir halkı vardı. Rızıkları her taraftan bol bol geliyordu. Hal böyle iken Allah’ın nimetlerine
nankörlük ettiler, Allah da onlara, alışkanlık haline getirdikleri kötülüklerinden dolayı her
tarafı kuşatan bir açlık ve korku azabını tattırdı. (Açlık ve korku, onları elbise gibi kuşattı).”
(Nahl 16/112)
Âyetin verdiği mesaj çok nettir: Allah'ın mesajlarına bilerek karşı çıkmak, insanların
başına sadece ahirette değil, bu dünyada da vahim felaketler açar. Temellerini, ahlakî ve
toplumsal ölçülere dayandırmayan hiçbir toplum, bu dünyada, güven ve refah içinde yaşamayı
beklememelidir.
Azap olarak her tarafı saran bir açlık ve korkunun yaşanacağını hatırlatan âyetin
ardından, Allah'ın verdiği helal ve temiz rızıklardan yemek suretiyle Allah‘ın nimetlerine
şükretmekgerektiğinin bildirilmesi, sonra da sakınılması gereken bazı haram yiyeceklerin
sayılması dikkat çekicidir. (Nahl 16/113-116)
4. İnsanlar, yaşadıkları bela ve musibetleri Allah'ın bir imtihanı olarak okumak
yerine geçmişte atalarının da benzerini yaşadığı sıradan olaylar şeklinde
değerlendirerek bunları tamamen tesadüflere bağlarlar.
Bütün olayları görünen boyutuyla değerlendiren, arka planı ve ilahî kudreti hesaba
katmayan insanların “atalarımız da zaman zaman böyle sıkıntılı ve sevinçli anlar
yaşamışlardı” şeklindeki ifadeleri, iyilik ve kötülüğün, bolluk ve sıkıntının, nimet ve felaketin
Allah ile ilişkisinin olmadığı anlayışına işarettir.
Yaşanan her deprem felaketinde, depremin nedenlerini gaz birikmesi veya fay hattının
kırılmasına bağlayan bilimsel açıklamalarda Allah'ın hiçbir şekilde zikredilmemesi, salgın
hastalıkların bütün dünyayı çaresiz bırakmasına rağmen ilahî müdahalenin hiçbir zaman göz
önünde bulundurulmaması, ebeveynlerin çocuk sahibi olamamasının sadece biyolojik
nedenlere bağlanarak açıklanması, hatta günler ve aylar sonrasının hava tahmin raporları
verilirken havanın da rabbi olan Allah'ın izninin yok farz edilmesi aynı anlayışın
yansımasıdır. Elbette bu ve benzeri konuların tamamında bilimin ortaya koyduğu kesinleşmiş
verileri dikkate almak hem insani hem İslamî bir zorunluluktur. Burada kastettiğimiz husus,
mesela fay hattının konumunu, biriken gazların miktarını ve depremin şiddetini ayarlayan;
dünyanın dengesini alt üst eden bir virüsün etki alanını belirleyen; milyonlarca sperm içinde
çocuğun oluşumunu sağlayan sperme yol gösteren veya engel olan; yağmur, kar ve dolunun
yağacağı miktarı ve yeri belirleyen bir kudretin varlığının telaffuz edilmemesidir.
5. Sonunda işlerinin yolunda gittiği, dolayısıyla hiçbir olumsuzluk beklemedikleri
bir zamanda bütün ümitlerini ve hayallerini boşa çıkaracak olan Allah'ın azabıyla karşı
karşıya kalırlar.

6
Aslında öncül uyarılarının yapıldığı, adım adım yaklaşan ve “geliyorum” diyen bir
azap vardı. Fakat insanların aymazlığı nedeniyle ansızın geldiği zannedilen bir azap söz
konusudur.
İşte bu gün, inançlı-inançsız ayrımı yapmadan bütün insanlığı çaresiz bırakan bu
küresel salgının ne anlama geldiğini bu çerçevede değerlendirmek gerektiği kanaatindeyim.
Yaşananlar, işlediklerimizin cezası mı? Olabilir. Ama işlediğimiz hangi zulümlerimizin veya
ne zaman işlediklerimizin bedelidir? Bunu tespit etme imkânımız yok. Ama kesin olan bir şey
vardır ki, o da, yaşananların bir imtihan olduğudur. Kazananı ve kaybedeni ortaya çıkaracak
bir imtihan.
Bu imtihanın, Müslümanların inanç ve ibadetlerini olumsuz etkileyen bir tarafının
olduğu da muhakkaktır. Bu yönüyle hem darlıkta hem bollukta, hem kolay hem zor
zamanlarda Allah'a kulluktan taviz vermeden yaşayan Müslümanları hüzünlendiren ve kedere
boğan bir süreç yaşanmaktadır. Ancak İslam’ı sadece belli zaman ve mekânlarda uygulanacak
bir din olarak gören, menfaatleriyle örtüştüğü kadarıyla “dindar” olan, rahat dönemlerinde
başka ilahlara boyun eğerken sadece çaresiz kaldığı dönemlerde tek Allah'a yönelen sözde
Müslümanların hüzün ve kederi de konjonktürelden öteye geçmeyecektir. Bunu biraz daha
açarsak;
Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevinin tarihte ilk defa bu kadar uzun süre
Müslümansız ve cemaatsiz kalması mı Müslümanları kahrediyor? Neden kahretsin ki?
Gez(diri)ilecek yerlerin listesiyle ve konaklanacak otelin bilmem kaç yıldızlı olacağı vadiyle
seyahat reklamı yapılan, turistik seyahate dönüştürülen hac ve umre ibadetinin yapılamaması
mı? Selfi çekip sevdiklerine fotoğraf ve video göndermekten dolayı huşu ve ihlâstan yoksun
bırakılan tavaf ve sa’yin olmayışından, Allah'a arz etmekle yetinilmeyip başkalarının görmesi
sağlanarak gösteriye dönüştürülen ibadet şeklinden mahrum olmak mı? Milyonlarca
Müslümanın bir araya geldiği bir organizasyonda ümmet şuurunu canlandırmak yerine daha
ziyade her ülkenin milli takım(!) edasıyla hareket ettiği, dünya Müslümanlarıyla bir araya
gelmenin nerdeyse imkânsız hale getirildiği hac ibadetinin yapılamaması mı hüzünlendiriyor?
Mesaiye veya işe geç kalırız düşüncesiyle birkaç dakika uzamasına tahammül edilmeyen
hutbelerden mahrum olmak mı, huşu ve tefekkür ile dinlemek yerine telefonlarla meşgul
olmakla geçirilen en kıymetli Cuma saatlerinden mahrum olmak mı? Çoğu zaman ruhsuz
hutbeler nedeniyle Cuma namazına gelmek ile gelmemenin farkının olmadığı bir Cuma
namazından mahrum olmak mı, ya da beş vakit namaz kılmadığı halde Müslüman olduğunu
hatırladığı Cuma namazından mahrumiyet mi? Bir taraftan lüks otel salonlarıyla restoranlarda
düzenlenen, sadece karnı tok olanların çağrıldığı sözüm ona iftar sofralarıyla gösteriye ve
ziyafet sezonuna dönüştürülen, diğer taraftan eğlence ve etkinliklerle ruhsuzlaştırılan
ramazanların -muhtemelen- yaşanamayacak olması mı? Yıllardır okunduğu halde okuyanların
ve takip edenlerin hayatında hiçbir olumlu değişiklik sağlamayan birlikte yapılan
mukabelelerin olmadığı ramazanları geçirmek mi? Hangi camide daha hızlı kılınıyorsa oranın
tercih edilmesine neden olan teravihlerden yoksun ramazan gecelerinin olmayacağı endişesi
mi? Şeker ve tatlı bayramına dönüştürülen ramazan, kavurma ve kebap şölenine dönüştürülen
kurban bayramlarındaki şenlikten mahrumiyet mi?
Gerçekten hüzünlenen ve gözyaşı döken, Müslüman kardeşleriyle yeniden bir araya
geleceği günlerin hasret ve özlemiyle tutuşan Müslümanlara rabbim sabır ve metanet versin,
umduklarına selametle nâil eylesin!
“Rabbimiz! Biz kendimize yazık ettik, zulmettik; kusurlarımızı bağışlamaz ve bize
merhamet etmezsen, kesinlikle kaybedenlerden oluruz!” (A’râf 7/23)
“Rabbimiz! Günahlarımızı, iş ve davranışlardaki aşırılıklarımızı bağışla! Ayaklarımızı
hak yolda sabit kıl ve kâfir topluma karşı bize yardım et!” (Âl-i İmrân 3/147)

Abdurrahman Ateş

İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Tefsir Anabilim Dalı Öğretim Üyesi

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Bilgen - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Gurbetteki Erzurum Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Gurbetteki Erzurum hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Gurbetteki Erzurum editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Gurbetteki Erzurum değil haberi geçen ajanstır.



İstanbul Markaları

Gurbetteki Erzurum, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (216) 492 36 36
Reklam bilgi